2 Temmuz 2010 Cuma

Aşkı Buldu Bulalı..

Artık buradayım; http://elifdurmaz.wordpress.com

Burası da.. modası geçmiş kıyafetler nasıl dolabın görünmeyen bir köşesinde sararmaya bırakılırsa, öyle unutulacak...

Ah kaypak insan ah... Hepsi senin doğanın suçu! Hepsi yaradılışımızdaki o eksiklik, o tamamlanamamışlık yüzünden!
Gel gör ki.. yine de mucizelerle dolusun.

24 sene sonra, şimdi, tamamlandım.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Yalnız Bir Opera ile yarışır bu!

Aylardır bir kelime bile yazmıyorum. Öldürdü bu huysuz ve mutsuz yazıları sevgilim. Mutlu sona erdim bata çıka. Herkesin mutsuz yazıları benimki gibi sonlanır umarım.
-"Sevgilim, senin yüzünden hiçbir şey yazamıyorum! Öldürdün sanatımı!"
+"Senin sanatın ölüme mahkumdu zaten sevgilim.."

Saba başlığı altında yazdığım canım ciğerim yeni bir blog açmış blogspot'da. Onun linkini görünce içim cız etti birden, benim blogum ne alemde acaba? Sonra aklıma yıllardır bir köşede sakladığım, buraya koyup koymama arasında kaldığım bir kanamam geldi. Tekrar okudum, eskisi gibi tat vermedi hiç. Nasıl da geçmiş ve nasıl da bitmiş bu haykırışlar. Hep derdim zaten insanlar kaypaktır, doğuştan döneğiz ve dönek kalacağız diye; bu da benim en büyük kanıtım işte.

Yazının tarihi 2007, yazın en güzel zamanları. Yazlıktayım yine, canım Ayvalık'ta.. Boşluktan "Tutunamayanlar"ı okuyorum yeniden ve okudukça yazıda anlatılan adam yine yakıyor canımı. Kitapta kendini bulmak denen şey işte..

Herneyse, yazının kısa bir özeti bu. daha çok şey yazmak istiyorum hakkında ama.. dediğim gibi o kadar geçmiş ki.. İsmi değiştirmiyorum bile.. Benim için artık anlamsız olması sana yazılmadığı anlamına gelmez yine de. Sen istediğin kadar mutlu olabilirsin.. İşte başlıyor...


22 Temmuz 2007 Pazar
02:19

Her filmden sonra seni düşünürüm. Biliyorsun.
Bu kez filmimiz Triston And Isolde idi.
Her zamanki gibi, izledikten sonra balkona çıkıp sigaramı içtim.
Elif, sigarası ve balkonları. Şehir değiştirse de değişmeyenleri…
Ancak değişen şey…
Elif.
Elifim dediğin…

Nereden başlayıp, nasıl yazacağımı inan bilmiyorum.
Bir sıraya koyamıyorum. Kayboldum.
Anlatmak çok zor geliyor. Burada bile… En rahat olduğum, en güzel anlattığım yerde bile…

Koca bir toprak düşün Memo. Ucu bucağı olmasın.
Ne bir ağaç, ne bir kaya, bomboş.
Kuzeyin, güneyin, doğunun, batının kaybolduğu bir toprak…
Yersiz, yönsüz.
Hiçlikte.
Ben oradayım.
Rüzgar esiyor. Koku yok. Ses yok. Sessiz ve hissiz.
Etrafa bakıyorum.
Bir yol arıyorum.
Bir yön…
Gidebileceğim.
Ama yok.
Sadece ben ve esen rüzgar.

Kırgınım.
Çünkü yenildim.
Hayata.
Küçücük beni yendi hayat, olağanüstü cüssesi ile ezdi.
Tokat bile atmadı…
Hırpalamadı…
Yormadı.
Nefesimi kesti.

İçimdeki çocuğu yok etmeye uğraşıyor.
Direniyorum.
Ama bu nefessizlik.
Ve bu hiçsizlik…
Ve bu sessizlik…
Ve bu kimsesizlik…
Ve bu terkedilmişlik…

Yolda mutlu ve emin adımlarla ilerlerken, yolun aniden bitmesi ve düşmek gibi.
Sonsuzca düşmek.
Tutunamadan.
Düşmek.

Kitaplar okuyorum düşerken.
Okurken satır aralarına karışıyorsun.
Aniden kitabım oluveriyorsun.
Söylediklerini okuyorum sanki.
Sonra birden…
Birbirine bağlanıyor söylediklerin.
Yaptıkların…
Yavaş yavaş yerine oturan taşlar gibi…
Uzun zamandan sonra parçası bulunan yapboz gibi…
Ve ben, tuzla buz oluyorum bu keşiflerim sayesinde.
Beynimden nefret ediyorum.
Kavramaktan nefret ediyorum.

Memo…
Memocanım…
Hayatın silsilesi içinde sürüklenip gidiyoruz işte.
Ben kendime ve ona dur diyebiliyorum burada.
Ancak…
Keşke demesem.

Sen de kendini kaptırdın ya…
Sen de doyumsuzca yaşamak istedin.
Daha fazlasını…
Daha çok dokuyu, daha çok kokuyu istedin ya…
Oysa ben aramızdakinin bulunamaz bir renk olduğunu düşünüyordum.
Adı sanı olmayan.
Görülmemiş.
Saf.
Yeter sanıyordum. Artar sanıyordum.
Ben hep sanıyordum.
Sanmamalıymışım.

Aslında…
Cesaretine ve hayata olan aşkına hayranım.
Benim asla sahip olamayacağım şeyler bunlar.
Yaşamak tutkuna…
Hep yaşamak...
Ve geride bırakmak…

Cesursun…
Çünkü “biz”i terk ettin.
Hayata aşıksın, çünkü önemli olan sadece yaşamak.
Her şeyi, hepsini…
Tek bir hayata sıkıştırmak…
Yarım yamalak da olsa…
Yaşamak…

Hayatta yaşanabilecek en güzel şeyin sevmek ve karşılığında sevilmek olduğunu uzun zaman önce fark ettim.
Sonsuzca sevmek…
Hep büyüyen bir tutkuyla, sönmeyen bir ateşle, dinmeyen bir rüzgarla ve durmayan bir ırmakla…
Sadece birini.
Sadece ona yetecek kadar.
Onu besleyecek kadar.
Tek bir aşkla.
Sadece…
Sade…
Bir.
Aşkla.

İzin vermiyor hayat.
Sürüklüyor.
Başka yönlere çekiyor.
Ve gidiyorsun.
“Ben”siz.
“Biz”siz.
Gidebiliyorsun.
Ardında kendince anlamlı bir sürü cümle bırakıp…
“Kendi” hayatına.
“Kendi” yaşayacaklarına.
Bir “sen” olarak…

İleride, gelecekte…
Doyduğunda.
Anıların boyunu aştığında…
“Ben” anılarının arasında bir yerlerde gezinirken, “biz”e yaptığın bu hainlikle yaşamaya alışmışken…
Uzaklarda bir yerlerde…
“Sen” öylesine yaşamış olduğun hayatını düşünürken…
Eksik hissetmezsin umarım.
Anlaşılabilirsin.
Anlatabilirsin…

Beni en çok yaralayan neydi biliyor musun?
O çok istediğin, anlatırken gözlerinin parladığı dostluklar kadar “biz”e değer vermemiş olman.
Elbette ki dostluk çok önemlidir. İnsanı hayata bağlar. Hayatı da genişletir. Ferahlatır. Yaşanır kılar.
Dostluğun sürekliliğidir onu dostluk yapan.
Sürekli olmasıdır. Bitmemesidir.
Bunu bile yapamadık.
Belki yapıyoruz sanıyorsun.
Ama dostluk bu değil Memocanım.
Bu değil.

Kaldı ki…
Ben senin dostun olamam.
Ben sana aşığım.
Ben sana hep aşık kalacağım.
Sana bakarken dost gibi bakmayacağım.
Bakamayacağım.
Yapamam.
Saklayamam.
Beceremem.

Ölmekten değil de adam gibi yaşayamamaktan korkan “biz”, nasıl “yaşıyoruz” şimdi?
Söyle.

Sözler… Sözler… Sözler…
Yazdıkça mı sadık kalıyorum size?
Yoksa sadakatim mi sizleri yazdıran bana?
Kalıcı olun diye mi yazıyorum sizi duygular?
Kaybolmayın, hep yaşayın diye mi?
Bilmem…
Belki de sadece sen seviyorsun diye…

Süreklilik…
Ne iddialı bir kavram değil mi?
Ne sert.
Ne zor.
Acaba hayata böylesine bağlı olmamız hayatın sürekliliğinde mi?
Gençken hiç ölmeyecekmiş duygusuna kapılmamız bundan mı?
Korkmamamız, aldırmamamız..?

Sen kal diye…
Memocanım,
Sürekli körüklediğim ateşim, artık hiçbir şeye ihtiyaç duymadan, sürekli yanıyor.
Yakıyor.
Sen kal diye…
Hep sen ol diye...
Kirlenme diye…
Tek kal diye…
Öylesine yaşamaktansa, kendimi kendim gibi hissettiğim, “sen” ile yaşayabileyim diye.
Aşkla.
Ama sadece “ben”.
Yaşayan…
Hiçlikte.
Yersiz, yönsüz.

Gelecek.
Onca yıldan sonra…
Biriktirecek.

Çabuk geçecek.
Anlamayacaksın.

Durup düşünmeye fırsatın olmaz umarım Memocanım.
İnan çok acıtıyor.

Korkuyorum kelimelerden.
Çünkü artık bir değiliz.
“biz” değiliz.
Hatta belki güleceksin tüm bunlara.
Saçma bulacaksın…
Bilmiyorum.
Bilemiyorum artık.
Ne acı.
Yazık.





Hoşça kal Memocan.
Elif.

8 Nisan 2009 Çarşamba

03.09

Suçlandım yine...
Yine ben.. En kötü ben..
En masum görünen acımasız cümlelere maruz kaldım..
İçten içe üzdüğünü bilen ama şerefsizce kaçarak saldıran cümleler yıkıyor beni en çok..
İnsanı göre göre, bile bile yiyen cümleler yıkıyor..

Ama evet.. Oldukça dengesizim içimde..
Gidip gelişlerim ya da gelemeyişlerim beni de paramparça ediyor...

Ama siz içinizi dökün bana..
Ya da sökün içinizdeki hayvanı..
Elif dinliyor evet..
Ve bazen ciddiye bile alabiliyor ağzınızdan çıkanları.. Yüreğinizden habersiz.
Öyle bir insan bu işte..
Bile bile dinleyen, bile bile sözünü, tavrını, iç kanamasını esirgeyen..
Sanki bağışlayanmış gibi..
İnsan olamayışlarınızdan alıyor gücünü.
Daha bir insan oluyor size inat.
Ve her nasılsa, gülümsüyor size.
Kızdın mı? sorularınıza "Hayır" diyebiliyor hala...
Ne güzel değil mi?

Bilmiyorum artık, kime ya da neye bu tavrım.
Anlamlarım da kalmadı ki hiç..
"Ben böyleyim işte." cümleleri içinde eriyip gidiyorum.
Herkes hep "Ben böyleyim işte." artık.
Nasıl peki? Nasıl..?
Nasılsınız siz..?
Ve bu böyle olma durumunuzu sizi sizden daha çok seven birine nasıl kendinizi savunurcasına sarfedersiniz o kendini bilmez ağızlarınızdan..?


Kimse de demiyor ki sen nasılsın diye...

17 Şubat 2009 Salı

Sakin ol lütfen.


Dinle ki içine kaçsın: Marilyn Manson – If I Was Your Vampire

 

Hızlı okurum ben. Gözlerimin hızına yetişemezsiniz kelimeleri bir bir atlarken..

Ama bu gece böyle hızlı değildim. Bu gece çok takıldım kelimelere.. basit cümlelere..

Murakami okuyordum. Doğaldır o zaman diyeceksiniz. (Bilenleriniz.. Bilmeyenleriniz, gidip öğreniniz! ) Doğal değildi. Hiç doğal değildi. Japonca bilmem. Orijinalini okumuyorum. Türkçe’ye çevirisi yapılmamış, İngilizce okuyorum ister istemez. Rahatsız değilim bu durumdan. Nasılsa ilginç bir şekilde İngilizce olan herhangi bir şeyi anadilimden daha hızlı okuyorum. (Belki de Türkçe bana fazla hüzünlü geldiğindendir.. kim bilir.. ) Buna rağmen öyle yavaştı ki okumam, öyle yavaştı ki algılamam…

Hayır belli bir sorunum yok, hayır günüm gayet güzel geçti, hayır hasta da değilim. (Belki?! Gerçekten bilebilir miyim hasta olup olmadığımı?)

 

İnsanların türlü halleri vardır. Kimisi susar içine kapanır, kimisi güler her şeye, kimisi bağırır çağırır, kimisi kırıp döker.. Ben neredeyim bu insanlar arasında bir türlü çözemedim.

( Çözdüm elbette, ama o kadar aşağılık ki benim hallerim, kendime bile diyemem.. )

Hani bazen bir tarafınız kanadığında ifadesiz bakıp da iyice kanasın diye bastırırsınız ya.. İşte öyle katıksız benim hallerim, korkunç, karanlık fotoğraflar gibi, sapkınlıklardan zevk almalar gibi, düşünmeye bile utandığımız arzularımız gibi..

Ne güzel anlatıyorum değil mi? Gururlanmıyorum merak etmeyin. Laf da sokmuyorum size.. (Hele bunu hiç merak etmeyin! Rica ederim!)

 

Kendimi deşmeye bayılıyorum.. Çünkü sizlere o kadar iyiyim ki!

Kendimi deşmeye bayılıyorum.. Çünkü kendime o kadar tecavüzcüyüm ki! (Bedenime sahip olabilirim ama ruhuma asla!)

 

Küçük şeyler bunlar, hatta çok çok önemsizler. Belki de bu yüzden böyle mahvettiler gecemi. (Ben böyleyim işte!’ler.. Art vs. Artist’ler.. Kanamalar.. Beddualar.. Affetmeler.. Kovanın içindeki Balık.. ve bir Gemini’n giderek “iki”sinden uzaklaşıp “kendi”ne gelmesi.)

 

Başlığa yaraşır gibi, tam zırva oldu değil mi?

Sen öyle san!

Ah bir de şunu al hadi şimdi.. Demiş ki..;

 

I love you

So much

You must kill me now.

Ve der ki..; Öldürsene beni! Denerim, isterim.. Ağlar, ağlarım.. Perdenin bordosuna bürünür gözlerim. Ben o odada yaşıyorum hala..

 

If I was your vampire,

Death waits for no one.

Hold my hands

Across your face,

Because I think

Our time has come.

Bu da temalı ve bol günahlıdan..  “Gott weiss ich will kein engel sein."

 

Blood-stained sheets

In the shape of your heart,

This is where it starts...

Ve Tanrı kadının gözyaşlarını sayarmış… Ve ben onun acılarını büyük bir zevkle izleyeceğim…

 

Beyond the pale

Everything is black

No turning back.

Ve “Pale White” diye severdi beni.. Bilirdi gerisindekini.. Onu da severdi.. İnsan!

 

 

Biraz arıza var evet. Ama sen anlama beni nolur! Sonra yakınma bana, sonra sıfatların ardına saklanma, sonra… sonra içini boşaltmak zorunda kalmayayım.  

 

Kendime kızıyorum. Yazılanların hepsi çocuklarım benim. Babalarına selam ederim..

15 Ocak 2009 Perşembe

14ü 15ine bağlayan gece

Bir garipti bugün, duygu karmaşası açısından yani... Dün gecenin öğüttüğü çöpler zihnimde deparlar atıp birbirleriyle yarışırken Bryan Adams ile uyandım. “Alo” dedim sanki saatlerdir uyanıkmışım gibi… Uyuyorsun aslında değil mi? dedi. Biliyor sabahları telefonlara dinç bir sesle alo diyebildiğimi, yemedi nitekim. Ben bir yarım saate çıkayım o zaman dedi. Ohh dedim. Günaydın Elif hanım.. Sizi mutfağa alalım.

 Oooo şanzelizee diye mırıl mırıl indim aşağı, annem şaşkın; Elif sabahın köründe şarkı mırıldanıyor! Ehe ehe die güldüm. Karikatür misali. Bugün omlet yapacağım anne! Güzelinden olacak! O da heee heee gibisinden bir şeyler söyleyip platesine devam etti, yemedi yani.. Bugün kimseye bir şey yediremiyorum, ama o omlet yenecek!

 Misafirim şerefine omlete ekstra malzemeler de ekleyeyim diye düşünüyorum çayı koyarken. Boris mutfağa girmemden şaşkın, izliyor ne yapıyor bu manyak diye, bana da bir şeyler çıkar mı umuduyla miyavlıyor. Ben de mırıldanmaya devam edip yumurtalarımı kırıyorum büyük bir zevkle. Biber bulamıyorum dolapta. Komşulara haber salıyorum, misafirim geliyoooorrr,, bana biber yetiştiriiinnn… Sonunda 10 tane tazecik biberim oluyor, bir tanesini yıkarken buluyorum kendimi. Mutluyum.

 Bryan Adams çalıyor yine, Alo! diyorum. Oh yeah!’deki “O” sesi ile. Taksiye yol tarifi veriyoruz. İkinci telefonda anlaşılıyor ki anlamamış tarifi. Hadi Elif hanım misafirini olduğu yerden al bakalım. Anne diyorum Ayrancıoğlu Büfe nerde? Napıcaksın diyor. Bu soruyu hiç düşünmemiştim kendi sorumu sorarken. “Merhaba ben Ayrancıkızıolmayaniyetlikurnazköylükızı, müsaitseniz akşam size ayran içmeye gelicez diyeceğim.” diyorum. Boş bakıyor, sonra laf sokmaya hazırlıyor kendini, sonunda vazgeçip ana caddenin yukarısında diyor. 3, 5 cümle tartışıyoruz büfenin aslında orada olup olmadığına dair, pes ediyorum, kendinden çok emin çünkü. Ayrancıoğlu orda değilse bile ordaymış gibi yapmaya karar verip evden çıkıyorum. Ellerim cebimde yokuşu tırmanıyorum, hava da hiç fena değil, Ooooo şanzelizeyi bir de ıslıkla dinliyoruz bu sefer. Sonra bir ses adımı haykırıyor. Dönüyorum arkama.. gelmiş benimki sitenin önüne. Büfe bu tarafta yavrum nereye diyor. Ah anne ah.. Ayrancıoğlu’na vermeyeceksin beni de.. Bu kadar da olmaz ki yani..! Yukarıdaki büfenin isminin ne olabileceğini düşünürken buluyorum kendimi. Eminim daha afili bir ismi vardır. Bir dahakine onu deneyeceğim. Mikrosoftçuoğlu, Mekintoşçuoğlu hiç de fena olmazdı doğrusu.  

 Mutfakta kaldığımız yerden devam ediyoruz hazırlıklara. Annem de geliyor yardıma. Oh oh. Sonra bir bakıyoruz babacığım da gelmiş, elinde zeytinli ekmek. Sofra giderek zenginleşiyor, gülümsemeler daha bir büyüyor, aç kurtlar misali yalanıp duruyoruz.

 Bir saat sonra…

Çok mu yedik ne? Güzeldi yanmasına rağmen yine de di mi..? Nasıl unuttuk laflarken.. Of ya!Sakınan göze çöp batar demişti canımın biri, andım sabah sabah.. Telefon trafiği ve feysbuk mesajlarını da tükettikten sonra nihayet amacımızı yerine getirmek için yerleşiyoruz kardeşimin yatağına. Odama çıkamıyoruz. En son duyduk ki kutup ayıları yerleşmişler, burası bizim oradan daha soğuk, gılobıl vorming halt etmiş abla! modunda takılıyorlarmış. Ellerimiz saçlarımızda pencereleri ayna gibi kullanarak “Evribadiiyyzz velkam yaaanii..” diyoruz ve konuyu kapatıyoruz. ( Göndermenin allahı diye buna diyorum ben.. )

Tonlarca kağıttan birkaç tanesini özenle seçip kopi peyst modunda geçiriyoruz büyük özenle küçük kağıtlara. Buna günümüzde ders çalışmak deniyor. Evet ders çalışmayı seviyoruz. Ezbere hayır! Yaşasın fanzin!

Zorunlu olarak yaptığımızı hissettiğimiz kalleşliğin verdiği garip hislerle ojelenmeye karar veriyoruz. Sonra annem geliyor komşudan. Bize unlu kurabiye getirmiş. Oooaaahhh gibi bir ses çıkıyor ikimizden de. Aman ne hoş. Yukarıdakilerin yanına mı taşınsak ne yapsak diye düşünüyorum. Şimdi de bir mütercim esprisi yapmam gerekiyor sanırım; John comes from Bosphorus, polar bears comes from Atılım. Ahaha ahah aha ah a!

Hadi film seyredelim! Hakettik! Bu sefer de babacığımın yatağına yerleşiyoruz iki dana bir de kuzu kıvamında üç tip. İşte an o andır. Alttaki battaniyeyi düzeltmeye çabalıyorum naçizane. Benimki de sağ olsun yardım edecek ya… Çat die tutuyor ekranı, zort diye kaldırıyor afedersin. Kanım donuyor, içimde fırtınalar, Türk filmi çekiyorum yavaştan. Haaayyıııırrrr!!!!! Saniyeler içinde bitiyor olay. Benimki bembeyaz ben mosmor, aayyy maaayy sesleri içerisinde takılıyoruz birkaç saniye daha. Gülüyorum. Gülüyor. Garantisi de dün bitmişti. Hay ben bendeki şansı yukarıdakilere vereyim diyorum içimden. Bir zarar olmadığına kanaat getirip rahatça yerleşiyoruz yatağa. Romeo + Juliet izleyelim diyoruz. Film güzel, Şekspir yazmış, Luhrmann döktürmüş, Leonardo zaten o biçim, kızımıza da kıl olmuyoruz çok şükür. Derken annem geliyor. Elif! Efendim?! Sofrayı hazırla! Ama anne Mercutio trip atıyor sonra! Ne?! Geliyorum anne geliyorum…

Bir saat sonra…

Çok mu yedik yine ya? Yok ama bugün çok çalıştık. Eheheh evet ehe.. Eve giderken tarçınlı kurabiye alalım. Ay evet! Nasıl bir rahatlık… Nasıl bir aman başlatmayın finalinize de hukukunuza da havası. İyice bir hayran kalıyoruz kendimize.

Sevdiceğim arıyor. Neşeme neşe katıyor. Hüzünlü haberler verse de bir paylaşım içerisindeyiz ya. Oh diyorum. Hayat güzel. The Sicillian güzel. Seninle güzel evet.. :)

Blogumun içeriğine kontrast bir renk olacak bu yazı da.. Değişik oldu, ben sevdim. Sevmeyen odama gitsin. Bidaha da bulunmaz böylesi zaten. Seversiniz siz acı dolu yazıları.. Siz de az değilsiniz canım!

 Yine de kalın sağlıcakla. Öperim.

7 Aralık 2008 Pazar

Never let me go..

Wow. after I jumped, it ocurred to me. life is perfect. life is the best, full of magic, beauty, opportunity, and television. and surprises...lots of surprises, yeah. and then theres the best
, of course. better than anything anyone ever made up, cause its real.

You take a stranger by the hand
A girl who doesnt understand
Her wildest dreams

You walk across the dirty sand
And offer her an ocean
Of what she's never seen

Maybe I was blind
Or i, I might have closed my eyes
Maybe I was dumb
But what I forgot to say
If you didnt know
Is never let me go

Never let me go
Never let me go
Never let me go

You run from love and dont believe
Unless it catches you by the heel
That even then, you struggle

From red I learned to cross the strand
Your footprints still there in the sand
Everything else, washed away

I may not be alone
Oh i, I may have found my home
I may have lost my way
But what I forgot to say
If you didnt know
Is never let me go

Never let me go
Never let me go

..

4 Kasım 2008 Salı

Küçük

Gün bitti. Akşam sigaraları parmaklarımızın arasında, güneşe karşı serin serin oturuyoruz çimlerde. Susuyoruz. Güneşi yüzümüzde hissettikçe, ağaçlardaki yaprakların hışırtısını duydukça sakin gülümsemeler yerleşiyor suratımıza. Derin nefeslerle tadını çıkarıyoruz anların. Sonra soruyor dost; “Nasılsın?”. 

Uzun zamandır adam gibi konuşamadığımızdan genelde nasıl olduğumu sorduğunu anlıyorum. Gözlerimi açıp uzaktaki eve bakıyorum. Kavak ağaçları arasındaki minicikliği ve sevimliliği beni yine mutlu ediyor. Gülümsüyorum. 

“ Onunla doluyum.” diyorum. Bana, sonra baktığım yere; kavaklar arasındaki eve bakıyor. Bacaklarını iyice kendine çekip sigarasını içmeye devam ediyor. Uzunca bir süre susuyoruz. Güneş başka diyarları aydınlatmaya giderken, göğü o çok sevdiğim renge boyuyor. Cırcır böcekleri şiirlerini söylemeye başladıklarında, “Ne güzel anlattın…” diyor. “Ne güzel anladın…” diyorum.

Gök, sevdiğimin rengindeyken, ayrılıyoruz.  


Herşeyi güzel kılan sana...


19 Ekim 2008 Pazar

Uyuyamamak...

Hatırlıyorum...
Uzun otobüs yolculuklarımdan birinde radyoda çok güzel bir jazz programı yakalamıştım. Güneş batıyordu, mavi kızıldı gök. İnsanların gözleri uzaklarda, yolda olmanın yorgunluğu ve eve gidiyor olmanın rahatlığı içerisinde sessiz sakin ilerliyorduk. 
Bir anda, orada, o otobüsün içinde olmak istemediğimi farkettim, boğuluyordum sanki. 
Başka nerde olabilirim diye düşündüm. Düşündüm.. Düşündüm.. Aklıma hiçbir yer gelmedi. O anda farkettim. Kendimi mutlu hayal edebildiğim hiçbir yer yoktu aslında. Koca dünya üzerinde, hiçbir yerde göremedim kendimi. Hayal bile kuramadım. Ne bulunduğum yerde, ne de başka bir yerde.
Yerim yoktu sanki. 
Yaşadığım en berbat anlar listesine eklendi o dakikalar.
Şimdilerde böylesi anlar yaşamaktan uzağım. Uzaklarda biryerlerde var, olmak istediğim yerler..
Yine de.. işte yine burda yazıyorum sabahın bilmem kaçında. 
Yanlışlarımı, eksiklerimi farketmeyin istiyorum. Ben kendimi siz olmadan daha iyi düzeltiyorum nasılsa. 
Sonsuz kırlar ve sonsuz gün batımlarında, doruklardaki kızıl ışıklara terkedilmek istiyorum çoğu zaman. Gün batımı sonrası kızıllıklarda bulun beni yeniden diye...
Sonra korkuyorum tüm bu düşüncelerden... Ya aramazsanız ne olacak?
Ya da daha kötüsü.. bulamazsanız beni?
Belki limon ağaçlarında, belki bazı şiirlerde, belki beyazda, belki unicornlarda, belki fotoğraflarda, belki size yazdığım küçük kağıtlarda ya da buralarda.. belki biraz da ankara'da aklınıza gelirim. 
Kalemimin mürekkebi damlıyor, içinde tanıdık bir koku.
Saman kağıtları dizi dizi bekliyorlar doldurulmak için. 
Oysa benim içim onlar kadar boş.
Ancak ruhum bir hoş.. Uzakları çağırıyor kendine, imdat çağrıları gibi...
Pek de bahsedemez ya bunlardan, yazıyor işte...
Yanında olmam gerekmez, biliyorsun.
Yanımda olman gerekmez, biliyorum.


Sevsene...


8 Ekim 2008 Çarşamba

Sonunda...

Dur!!!
okuma esnasında the cinematic orchestra'dan breathe dinlemeniz gerekiyor.. tam verim açısından.. yani daha çok kafanız karışsın diye.. hayır böyle bir amacım yok.. ama evet olacak olan bu.. 
ha, aman yine saçmalıo bu, bi de müzik mi dinlicekmişiz.. yazılarını bile okumuyoruz iğrençsin! diyorsanız bile.. dinleyin.. çok çok çok güzel şarkıdır.. play'e basın şimdi.. ve başlıyor...

öylece duruyordu.
evin önünde. yalnız..

güneş batmak üzereydi.. pembe kırmızı bir çarşaf olmuştu gök. 
havayı kokladı.. derin nefesler aldı, yavaş yavaş..
esen rüzgar saçlarını uçurduğunda ürperdi..
hoşuna gitti bu his.. gülümsedi ve kollarını iki yana açtı.. 
rüzgarın gömleğine dolmasına izin verdi..
evin önünde. yalnız.

uzakta söğüt ağaçlarına baktı sonra.. 
kızıl gök önünde dans eden silüetler..
narince dokunuyordu söğüdün elleri başaklara..
sakince piyano çalan ruhlar gibi..
söğüt olmak istedi..
evin önünde. yalnız..

arkasındaki eve baktı sonra..
toprağın rengiyle bir olmuş evine..
uzaydan bakılsa millerce karanlıktaki tek ışık kaynağı olabilecek noktaya.
gözlerini kapadı.. 
ne küçük bir uzaylıyım dedi..
evin önünde. yalnız..

ayağının altındaki kiremit renkli toprağa baktı sonra..
birkaç adım attı.. toprağın sesini dinledi..
her adımda bütün oldu onunla.. 
kum oldu. taş oldu..
başı döndü mutluluktan..  
sallanan sandalyesine bıraktı kendini öylece..
karşısında pembe kırmızı gök..
dans eden söğütler..
derin bir nefes aldı yine..
sakindi.. sonunda.. derken;
o an, gözüne ilişti bir anda..
bir anda sardı dünyayı o..
o, kareli elbiseli küçük pilli bebek..
buruk güldü. neden şimdi? dedi..
evin önünde. yalnız..

camdaki yansımasına baktı sonra..
birşeyler değişmişti sanki yüzünde.. 
inceledi.. inceledi.. bulamadı.. 
gülümsedi en yalancısından..
ama.. karşılık vermedi yansıması..
dokundu toprağa bulanmış parmaklarıyla yansımasına..
tuzla buz oldu o an dokunduğu..
bakakaldı..
öylece duruyordu.
evin önünde. yalnız..

pişmanlıklarını düşündü sonra..
söylediklerini, söyleyemediklerini..
yaptıklarını, yapamadıklarını..
gittiklerini, gidemediklerini..
sus! dedi beynine.. yeter artık!
çırpınıyordu yok yere..
evin önünde. yalnız..

gözlerini kapadı sonra..
siyah beyaz bir sabahın beşi geldi usuna..
siyah gök üzerinde, minik beyaz çarşaflar gibiydi kar taneleri..
sonra bir kapı açıldı ve ..!? 
gözlerini açtı.
turuncuydu gök, turuncuydu söğütler, turuncuydu toprak, turuncuydu hayat..
saçları dağınık ve yeni uyanmış bir turuncu..
bakakaldı bir süre..
evin önünde. yalnız..

dengesini kaybetti sonra..
olduğu yere yıkıldı.
gözlerinde kocaman bir boşluk,
yüzünde çok uzaklarda bir ifade,
kulaklarında bir şarkı,
dilinde bir tat,
burnunda bir koku
ve içinde..
içinde..
bir hiç!
ile durdu orada aylarca.
evin önünde. yalnız..

ve sonunda..
yanına gittim,
omzuna dokundum yavaşça..
tepki vermedi.
karşısına geçip, yüzünü ellerimin içine aldım.
gözlerimi gözlerine diktim.
delip geçene kadar baktım.. baktım..
ve bir damla yaş süzüldü..
sol bileğimden koluma.. 
temizlen diye haykırdım..
yapamam, arınamam dedi..
korkma dedim, geçecek..
durdu.
bana inanmadığını görebiliyordum, 
ama küçük de olsa umutla başını peki anlamında salladı.
gülümsedim, saçını okşadım, yanağına bir öpücük kondurdum.
ve arkamı döndüğüm anda..
kirlenme sakın, n'olur! dedi ve..
gölgeme karıştı..
sonunda... dedim.
evin önünde. yalnız..

10 Eylül 2008 Çarşamba

Çöp Kutusu Saman Kağıtları...

Bu bloğu özellikle okumasını istediklerim dışında, kimler neden okuyor bilmiyorum.. bazı yazılarıma inanılmaz katkıları olan bir arkadaşımın da dediği gibi, "Blog Kafası" bu.. neye canım sıkılmışsa, neye sewinmişsem ve hatta neye düzülmüşsem onu yazarım. hatta bu önyazı kime ve neden onu da bilmiyorum.. ama eminim siz yine birşeyler çıkartırsınız bunlardan.. fazla indie ve kendini beğenmiş olmaktan her zaman korktum.. özellikle belirteceğim; bu kendime acımaktan başka bişey değil.. işinize geliyorsa tavrı hiç değil.. sadece bir not belki de..
Carole King'den It's too Late çalıyor şimdi de Sabamın radyosunda.. yazılarım ve şarkılarım.. ve bu tesadüfler.. birazdan okuyacağınız yazıyla oldukça alakalı olan bu şarkı aslında size olayların nasıl sonlandığını az çok anlatabilecektir belki de.. anlatamasa da ve umrunuzda değilse bile, dinleyin, çok güzel şarkıdır.
neden çöp kutusu saman kağıtları..
saman kağıtlarını oldum olası çok sewmişimdir.. sanki daha anlamlılar bazen, beyaz şık kağıtlardan.. onlara yazılmış ve sonra buralara aktarılmış bir yazı bu da.. eski evet.. oldukça.. okudukça yazılarımın laneti her an üstümdeymiş gibi hissediyorum hep.. geleceği görebilme kabiliyeti mi? pek sanmıyorum.. içgüdü belki? hmm.. ya da belki de sadece saman kağıtlara yazılmış olduklarındandır?
işte başlıyor...


""" içimdeki herşeyi tümüyle bilmek istiyorsun da..
bak şimdi..
benim içim hep karmakarışık.. bi yandan aşkım için ağlarken bi yandan hiç alamayacağım intikam planları kurabilirim.. sonra da kendime acırım..
dün olan da..
sinirlerimin aşırı yıpranması sonucu gelişen birşeydi..
hani.. sevişirken ne hissettiğimi anlatmadı ya gözlerim..
dün de kalemim öyleydi. ben de yazamadım.
( denemedim mi sanıyorsun? sen yokken.. )
şimdi sana anlatsam bazı şeyleri..
canım, şu şu yüzünden ben böyleyim desem.. vs.. vs..
sen de bi zaman o "şu şu"ları yapsan..
senden nefret edeceğim.. çünkü bile bile yapıyor ya da yapmış olacaksın..
buraya kadar anladın mı?
anladıysan çok zekisin.. şimdi ben bile takip edemiyorum ne yazdığımı..
çok ileriyi düşündüğüm için belki de böyle çılgın paranoyalarım wardır..

bir de!
sen öyle bir zamanda geldin ki..
ben ne güzel alışmıştım..
insanlara duvar olsun diye gösterdiğim insanım wardı..
ve o duwara olan aşkım da duvardaki küçük bi çatlaktı..
büyüdü büyüdü büyüdü.. ve en sonunda yıktı kendini..
ben o yıkıntının arasında dolanırken..düşünürken; ( nasıl yıkıldı bu duvar? ne güzeldi oysa.. ve ne büyüktü benim dünyamda.. her taşının hikayesi aklımda.. her sesini duyabiliyorum hala.. ahh geriye kalan bir çift göz..seni seviyorum diyen.. ve güzel bir ağız beni öldüren ve dirilten.. korkaklığından taşlaşmış..bir bütünken parçalanmış.. sewgimle yeniden doğmuş olan.. elife duwar olmuş olan "O".. birbirimizi böylesine sevip de.. sevememe durumumuza katlanamadı.. ben çiçek almaya gideceğim diye ewden çıkıp, çiçekçiyi dağıtıp, eve gelip, çieçkçinin ardından ağlamaktı bizim ilişkimiz.. iznimiz yoktu içlerimize.. ne görmeye ne göstermeye.. ama çok nadir, çatlaklarımızdan sızan bir kaç damla yaş ile akardık birbirimize.. ve çok sevdiğimiz için nefret ederdik ertesi gün birbirimizden.. duvarım taştandı.. ama korkaktı.. beni de korkuttu.. beni de taşlaştırdı zamanla.. ve ardından gelen deprem..)
bir sarmaşık çıktı karşıma.. çok güzeldi ilk önce.. çekti beni kendine.. sonra sarmaya başladı.. yawaş yawaş.. kıpırdamama fırsat vermeden.. her hareketimi kollayarak.. yapacaklarımı önceden görerek.. hep bir adım önden gtti.. ve ben kurtulamadım..
boğdu.. boğdu.. boğdu..
sonra sessizce çekildi.. çok istediği kanı görememişti.. iç kanamalarımı da..
hoş.. görse ne olacak ki..
çekilirken sarmaşık.. duvarımdan bir parça yaraladı onu..
şimdi hiç net diil o.. war ile yok arası.. hiç oturulmamış banklar gibi..
ya da..
çok istediği şeyi alamamış.. tadamamış yarasa gibi..
gecede bir yerlerde..

ben bu arada..
dünyası durmadan dönerken türlü oyunlarla kendini geçiştiren.. günü kurtarmaya bakan bir.. bir.. ne?
bilmem.. neydim?
beni bulduğunda nasıl da komiktim değil mi..
güldürebiliyordum seni..
hah!
kanıyordum içten içe çünkü.. böylesi zamanlarda hep gülümsedim.. gösteremedim ki..

sen nazikçe etrafımda dolanan kedi gibiydin..
mesafesini koruyan ama gözlerini ayırmadan bakan..
zamanını bekleyen bir kedi..
sana geleceğimi biliyor muydun?
ben sana geleceğimi biliyordum sanırım..
kimseye gitmeyeceğimi söylerken kendime..
ama bu kedicik.. nasıl göz ardı edilebilir ki?? diye düşünüyordum
türlü söz oyunları.. gülümsemeler.. paylaşımlar..
ve şimdi biz..
ve senin gelişinle kanamamın sonunda içten dışa geçip.. kuruması.. durması.. ( her iki anlamda da )

şimdi söyle bana..ben senden nasıl korkmam ki..
senin getireceğin yıkımlar.. benim hangi dönemimle kıyaslanır..
bir de şu gerçek var ki..
yıkılırsam yıkarım.. kırılırsam kırarım.. ve seni kırarasam kendimden nefret edeceğim..
bak bu da bir çelişki..
böylesine güçsüz hissederken nasıl da tehditler savurabiliyorum??

o içimdeki kadınlardan dolayı hepsi..
biri diğeri ile dalga geçerken.. bazıları anlaşıyorlar.. ama hep bir fesatlık var yine birbirlerine karşı.. kendilerini kolluyorlar hep.. sürekli savaş halinde.. hırslarından yatağa düşene kadar..

canım..
ben kendime bile içimi açamıyorum ki..
kendime bile söyleyemiyorum ki..
ama sana bağırmak istiyorum herşeyi..
şimdi gözlerimden çıkan çığlıklar gibi..

şimdi biri içimde.. neden bunları yazıyorsun elif.. ne olacak sanki derken..
biri.. çok yarım yamalak oldu.. anlatamadın ki..
bir dieri.. elif! ne yapıosun sen? onun bunları bilmeye hakkı war mı??
bi başkası.. ah ne güzel oldun bak.. anlatabildin birazcık.. en azından.. açacak mısın yüreğini ona yoksa? açsana açsana.. sen de yaşasana biraz..
hemen dieri.. yaşamak mı? ölmesin sonunda?
diyor..

senin için..
sana..
hepsi sana çalışıyor..
kendimden geçeceğim artık..
başarabilirsem..
kurtulursam bu korkaklık zincirinden..
ve geleceğimin korkunç bakışlarından.. """


Ahh pek bir içten.. ahh pek bir samimi..
ve nasıl küçük.. nasıl "duy beni!"..
keşke kavaklara seslenseymişim metin altıok gibi.. daha şık durmaz mıydı?
kaç sene öncesinin yazısı.. değişen onca duygu, yerine getirilmeyen onca söz.. sinsice beyninizde yankılanan vaatler.. yaşanmışlıklar işte..
ve ben kendime rağmen, bu derece kaypak olabilişimize hayran olmakla beraber bundan tiksinebiliyorum.
kime peki..? bir kişiye gibi görünse de aslında tüm insanlarıma..
başrollerdekileri bir bir tebrik etmek lazım.. ve bazen de lanetlemek..
kadınlar daha iyi anlarlar ya birbirlerini.. öyle bir paylaşım içinde olsam da..
beni anlayıp, derdime ve bana yarenlik edip, rakıma su koyan siz erkeklerim..
teşekkür ederim.
uzunca bir süre yazmamak dileğiyle.. ( ahh keşke..! )
sert durun, iyi kalın.. ama kabuk bağlamayın..

5 Ağustos 2008 Salı

Dos Gardenias...




Ve dinledim o geceki şarkıyı… Ve sen yine öyle baktın bana…
Ve yine fısıldadın kulağıma… Ve yine içim kıpır kıpır, gözlerim kapalı dinledim seni…

Ve anımsadım yine bizi...

+ Birlikte Cashback izleyelim Elif… O filmi seninle tekrar izlemek istiyorum.
Ve zaman geçer.
+ Ahhh… Cashback’i getirmeyi unuttum!
- Bende var. İndirmiştim…
+ Senden giderek daha çok hoşlanmaya başlıyorum…
Ve o ellerin ellerimi sımsıkı tutan… Ayaklarımın altından kayan Ankara’ya inat beni sana yaklaştıran… Daha çok sen olan sokaklarım, daha çok sen olan Locus Solus, daha çok sen olan kötü makarnalı :) Leman…

Özlüyorum adam… Özlüyorum!
Parmak uçlarıma kadar özlüyorum…
Ve tırnaklarımla oynuyorum senin için…
Sen sev diye uzayan tırnaklarmı…

Mutlu yazılarım benim!
İyi ki!'m benim...
Seviyorum!

16 Temmuz 2008 Çarşamba

iyi ki...

Bırakmış kendini olanca asiliği ile rüzgara. görmüyor kimse düşüncesi içinde hep olmak istediği gibi, sadece kendisi. nasıl rahat ve nasıl da güzel bir bilseniz... görebilseydiniz, eminim siz de severdiniz. korktuğu şehre alışmış, yabancısı olduğu evi benimsemiş, akşam saat 7yi 8i günün en güzel saati bellemiş, oturur tekrar yazar olmuş.
uzun zaman olmuş yazdıklarını okumayalı.. orda burda sakladıklarını görünce de.. ahhh demiş.. güzellermiş. ve bir bakmış ki.. işte..;


Bir köy evinin penceresinden yansıyan,
akşamüstü güneşi olmak gibi, seni sevmek...
Yolu izleyen,
Yolu anlayan,
Yolun kendisi olmuş bir yolcunun gözüne ilişen..

Sıra sıra ağaçların arasındaki,
Kuru yapraklı,
muntazam bir boşluk aramızdaki..
Bahar öncesi heyecanıyla,
yeşermeyi bekleyen..
Ufka yayılmış dağların doruklarısın sen..
Karı hiç erimeyen.

Yanımda oturan teyzemin sunduğu leblebisin sen..
Bir insana basitçe yaklaşıp,
karşılıksız birşeyler sunabilmeksin..
O insanlık, o içtenliksin...

Engelleyemediğim arzularımsın sen..
Bir telaşla kalem kağıt arayışlarımsın..

Günün sona erişisin sen...
Güneşine hasret bırakan.
Öte yandan da
Yıldızlara çağıran.
O mavi gri renksin..
Toprak kokan.
Ağaçların arasından göz kırpan
Huzurlu sarı ışıksın.

Aslında...

Hiç anlatamadığım
Hep biryerlerimde dolanan
O anlam veremediğim kıpırtısın..
Üst üste bir şehirde,
Alabildiğine uzanan bir ovada,
Ormanlarda, hayvanlarda, yollarda...
Her yerde gördüğüm
Her yerde bulduğumsun...

Yazarken boşalamadığım
Hep ağladığımsın.
Ve işte hayatsın ya..
Aklıma düştüğünde gülümsediğimsin...

Çalı çırpısın, kuş yuvasısın, ağaçsın, topraksın, yeşilsin, kızılsın, yol şeritlerimsin..
Sen!
Kendimi içinde bulduğum hayat,
Herşeysin!

Yine de,
Anlatamam seni.
Bilemem.
Beceremem.

Hayat,
Ne yaşanılası, ne güzelsin..


Demiş.
iyi de etmiş sanki.
güzel kelimeler vermiş, güzel yaşamlar ya da yaşamalar yerine.
iyi de etmiş.. iyi de etmiş..

yaşamalarını saklamış oysa ki..
iyi ki.. iyi ki..
şimdi zamanı..

şimdi zamanı geldi.
gözlerinde beni bulduğunda mutlu olan,
elim elinden ayrıldığında huzursuz olan,
bulduğunda avuçiçlerime buseler konduran...
iyi ki...
ağlayan yazıma son vereceksin.

iyi ki.
iyi ki...'sin sen...

yazmaycağım sana. bu ilk ve son olacak.
artık dünyanın en güzel, en mutlu cümleleri yakışır bana.
ve sana.. kurdurabilene...

iyi ki...

8 Haziran 2008 Pazar

SABA


Kahve geliyor aklıma düşündükçe, neden bilmem.
Belki de teninin o hafifçe kahveye çalan renginden dolayı...
Ya da, yanındayken rahata ve huzura erdiğimden ve aynı zamanda canlandığımdandır...
Kim bilir?
Ona da söylemiştim zamanında, düşündükçe yazıp kendimce gerçekleştirmek istediğim, aklımı olağan yerinden alıp kendine çağıran o... Saba.
Çok tanıdığımdan değil, hayır çok sevdiğimden de değil.
Sadece, kendi oluşları beni benden alıp ona götürüyor usul usul.
Uzak, fantastik bir ülke gibi, ama işte, bir o kadar da yakın ve en derinimde duranlar kadar da bilip, hissedebildiğim aynı zamanda.
Saba.
Hadi gelin isminden başlayalım.

Saba: Karayipler'de, Porto Riko'nun doğusunda, Hollanda'ya bağlı küçük bir adadır.
Saba: Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam.
Saba: Sabahleyin gün doğusundan esen hafif ve yumuşak rüzgar.

Evet, en başta küçük bir adadır Saba. Her bir tarafı denizlerle çevrilidir onun. Yüzmek yasak değil sularında, ah hayır tehlikeli de değil. Belki sadece biraz Saba’dır onun suyu. Pek tuzlu sayılmaz, yakmaz boğazınızı yutsanız da. Ancak, demiri fazladır, ağırdır kaldıramayacak olana. Yoğrulmuş olmanız gerekir onun acılarına yakın olanlarla, olabildiğince. Dalgalarıyla birlikte hafifçe yaklaşmak gerekir, kendinizce bin bir stilde yüzmeniz kara komedilere yol açar. Bırakın o sizi çağırsın kumsalına. Muhakkak bir ağacı vardır zaten sizin için topraklarında yetiştirdiği. Bazen büyümesini beklemek gerekir. Bundaki amacı, sizi güneşinin yakıcılığından korumaktır sadece, bekletmek değil. Bazen hiç büyümez o fidan, diğer ağaçların arasında kaybolur da, o bile dur diyemez ağaçlarının gereğinden fazla büyümesine. Belki tohumunuzu bile ekmemiştir sizin, zaten ölecek, “bende ölmek yerine başka adalarda can bulsun”dur amacı, bir başkası değil.

Sabah ezanının okunduğu makamdır Saba. İnsanlar üzerinde birbirinden farklı etkileri vardır. Kimine huzur verir, kimine kaygı. Yine de, duyuyorsan eğer, dinlemeden edemezsin.
En hüzünlü makam denir Saba için. Her benim diyen dinleyemez onu. Adası gibi işte, dedim ya; yoğrulman gerekir. Gözündeki yaş olup çıkana kadar erir içinde, derininde. Ya huzurundan ağlarsın sonunda onun müthiş sesiyle, ya da içindeki kaygını taşıyamaz vücudun, atar en insanca haliyle kendini damla damla. Saba’dır o, her sabah dinleyeceğin...

Ahh evet, sabahleyin gün doğusundan esen hafif ve yumuşak rüzgardır Saba. Benim uğruna erkenden kalktığım ve kokladığımdır. Bana çiçek kokusu getirir, deniz kokusu getirir, huzur taşır içinde, göğsüme dolar buram buram. Mahmurluğuma karışır ince ince ve hadi uyan der içten içe. Sabahın ilk nefesidir Saba, nefes alabilene...
( Birlikte koklamıştık seni, unutmazsın o anı biliyorum. Nasıl da sevmiştin kendini. Ah bir bilseydin başından beri sen olduğunu... Saba’ya her sabah bir Saba daha katardın, gözün doğuda, güneşin ilk ışıklarıyla... )

Yaptıkların geliyor aklıma bazen. Kızamıyorum sana. O kadar kendinsin ki herkesin önünde, o kadar birsin ki kendinle... Kızmak ne kelime, ellerim kanayana kadar alkışlamak geliyor içimden. Gözüne dolan o anları düşünüyorum bazen, dilinin el verdiğince anlatabildiği, gerisinin yaş olup aktığı zamanları. Başkalarının hüznüne kendininmişçesine parçalandığın, çırpındığın çıkmıyor aklımdan hiç. İnsan demiştim, hem de ne güzel bir insan. Herkesi kendi gibi bilen, onlar da insan ya hani...!

Benim Saba’m, her gün farkına varan, farkına vardıkça şaşıran, şaşırdıkça kahreden, inanamayan bir Saba.
Kirli işte Saba, ucuz içinde yaşadığımız. Temiz kalalım dedikçe kirletildiğimiz, onlara benzetildiğimiz, itilip kakıldığımız, zorlandığımız bir düzen bu. Artık kir tutmayacaklardan uzaklaştıkça belki biraz daha iyiye doğru gideceğiz sanırım. “Küçümsediğimden” değil, sen de bilirsin. Hah! Zaten bir sen bilirsin ne demek istediğimi şu satırlarda.

Bir atölye var aklımda, o çok sevdiğin sarı siyah bir loşlukta. Bir duvarında Elif var resmettiğin, çoğunun göremediği o Elif. Sesler geliyor arka taraftan, kahkahalarla süslenmiş. Elimde kadehim, kağıtlarım ve kalemlerimle, oturuyorum o özenle ışıklandırdığın bahçende. Cırcır böcekleri şarkılarına eşlik ediyor yaz gecelerinde, ve hep istediğin gibi, o kadar farklı ki burada her şey. O kadar güzel bir Saba ki...


Benim.


O.


Saba’m...

27 Mayıs 2008 Salı

Ben yazamazdım

AŞKLAR MI / I

Aşklar mı diyordun, anladım
Senin incindiğin benimse
Yollara düştüğümdür yeniden

AŞKLAR MI / II

Biten bir aşk için
Söylenecek söz şu olmalı:
- Güzeldi yine de

AŞKLAR MI / III

Hiç kimse bir aşkı
Onarmaya kalkmasın
Kaybedilmeye değer
En güzel anında bitirilmişse eğer


AHMET TELLİ


Elimin, yüreğimin varamadığı...
Ben yazamazdım...
Canımsın.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Sesleniş..

Hadi bana masal anlat büyükbaba, küçüklüğümdeki gibi.
Dakikalara böl hayatımı, bir gram gerçeklik olmasın içinde.
Kelimelerinle süsle, seslerinle yaşat o dünyayı bana.
Bilmeyeyim yaşantımı, uzak bir anı olsun unutulmaya yüz tutmuş.

Gökyüzüne neşeyle baktığım günler ver bana.
Nefes almak için gözlerimi dikmeyeyim aya ve yıldızlara.
Yeniden minicik olayım sen anlatırken.
Büyütme beni bu dünyada büyükbaba.

Hırçın kelimelerden uzak cümleler kur bana.
Özlem olmasın hiç, olmasın.
Seni özlediğim gibi özlemeyeyim kimseleri.
Ve lütfen, yanımdakileri hatırlatma bana.

Dostluktan bahset bana büyükbaba, vücudun bile bir dil olduğu.
Neşelen olabildiğince, kahkahaların çınlatsın yeri göğü.
Paylaşmak ne demek öğret bana büyükbaba.
Dostla paylaşılanın ne kutsal olduğunu öğret.

Aşktan bahset bana büyükbaba, bambaşka bir dille bahset.
Anlatırken dur büyükbaba, durakla, hiç almadığın nefeslerle dol.
Gözlerin göremediğim diyarlara gitsin, ardından koşamayayım.
Gülümseyeme bu zamanlarda, hüznünle güzelleş büyükbaba.

Gelemem yanına, istemezsin de zaten, biliyorum.
Ama ellerim ol bazen, ne olur, yazılar yazdır bana.
Ve birlikte bakalım yıldızlara ve aya.
Kıskandıralım gözümüzdeki ışıltıyla onları.

Gülümse bana büyükbaba, kimsenin gülümsemediği gibi.
Ağla bana büyükbaba, içindeki kadar ağla.
Konuşmasan da olur, sen öylece dur.
İnsanı özledim büyükbaba, insan olanları.



24 Mayıs 2008 Cumartesi

2

Ayaklarını uzatmış, elleri başının arkasında kenetlenmiş, sakin nefeslerle önünde uzanan manzaraya bakıyordu. Uzakta belli belirsiz bir sürü küçük sarı ışık, gökyüzünde onlarca yıldız aya inat, pırıl pırıl...
Ne düşünür bilinmez, gözleri bir o tarafa bir bu tarafa kayıyor, bazen bir noktada takılıyor, sonra vazgeçmiş, yenilmiş bir ifade bürünüyordu suratına. Ancak, öylece durmaya devam ediyordu. Gözleri de oynamasa, tablo gibi diyebilirdiniz.
Bu böyle yarım saat sürdü. Evet, tam yarım saat.
Ellerini ovuşturdu önce, sonra ayaklarını salladı iki yana, uyuşmuşlardı herhalde onca zaman içinde.
Ayağa kalktı, sağına soluna bakındı biraz, hani insan hep öyle yapar ya, elini beline koydu, durdu olduğu yerde. Gözünü kapadı, derinden bir of çekti başını yukarı doğru kaldırırken. Birkaç saniye de öyle durdu. Ne de sıkıcıydı onu izlemek...
Kasveti nasıl da üstüne üstüne geliyordu insanın. Nasıl da boğuyordu sıkıntısı, bunaltısı. Dışarda binbir renkte bir hayat akıp giderken burda bu gereksiz debelenmeyi, bu inatçı çırpınışı izlemek ne de saçmaydı. Bırakıp gitmek vardı ya işte, gidemiyordunuz da.
Birşeyler vardı bilmediğiniz, çözemediğiniz. Derinde, gülüşler duyuluyordu aslında, genç kız heyecanıyla yoğrulmuş, çiçek ve gün ışığı kokulu gülüşler... Sararmış fotoğraflar gibi hüzünlü duruyordu küf kokulu sandıklarda, beyaz mendillerle özenle saklanmış. Evet, saklanmış... Ortaya çıkamayan, kilitlenip kalmış, leylak kokulu mendiller içinde bir gülüş...
Göremediğimiz.
Nedenini bilmek bile istemiyoruz bu sıkıntının; öyle ağır, öyle derin, öyle anlatılamaz.
Yaklaşmıyoruz bile, neyin var diyemiyoruz. Uzaktan sıkıntıyla izlemekten başka çaremiz yokmuş gibi; aklımız erdiği kadar, benliğimiz elverdiği kadar, yorum yapıyoruz.



Bir fırtına gri beyaz. Bir soğuk ki kapkara. Ve bir yalnızlık ki, alabildiğine şeffaf. Herkese açık, herkese cesur, alnı açık, başı dik bir yalnızlık...
Bürünmüş bir insan kılığına! Seçmiş öylesine birini ve girmiş içine bedeninin, kaplamış ruhunu günden güne, kendine benzetmiş onu da, buz kesmiş ruhu, donup yarıda kalmış gülümsemesi, ve buz gibiymiş nefesi...
Konuştuğunda solduran, sustuğunda donduran, baktığında yıldıran biri olmuş çıkmış.
İçinde bir yerde çığlıklarıyla başbaşa kalmış, nedenini bilmeden sürüklenerek olduğu bu insanın içinde.
Anlatamamış ki...
Anlatamamış ki hiç...
Bir hevesle içine doluşan neşeyi nasıl kovaladığını, yarıda kalan gülümsemeleri tamamlamaya çalışmanın her türlü işkenceden daha çok acı verdiğini anlatamamış ki...
Susmuş, günlerce, aylarca...
Susmuş koca bir yaz.
Susmuş koca bir kış.
Sonunda alışmış bu suskunluğa.
Sus olmuş.

Sevgili kokusu dolu, güneşli, pembe kızıl günleri de varmış halbuki. Kuşlar eşlik edermiş ona şarkılarında, ışıl ışıl gözleri geceleri aydınlatırmış da, dostları ayrılmazmış yanından bir avuç neşe için. Nasıl da içten anlatırmış, nasıl da çocuk gibi bir sevinçle dolup taşarmış dakika dakika...
Mutluymuş biryerlerde...
Mutluymuş anlatabilirken.
Mutluymuş şarkılar söylerken.
Ama alışamamış bu mutluluğa.
O kadar uzun sürmemiş.
Mut olamamış.
Susmuş o...
Sus'muş...


Ver ışığımı "sevgili" güneş.
Çöz dilimi ey mut...
Ve sen umut...
Ayrılma yanımdan.
Bir sen kaldın şimdi bana...

7 Mayıs 2008 Çarşamba

Bilmem.. Öyle işte..

Kendime baktım da.. 2. viteste 120 ile gidiyorum sanki.. hatta gece yolculuğu bu ve farlarım açık değil.. gözümdeki yaştan da doğru dürüst göremiyorum.. zaten dışarıda yağmur yağıyor.. radyoda ismini bilmediğim kulak tırmalayan bir müzik. ama duramıyorum işte.. duramıyorum..
Ve yazıyorum yine..

Mektuplardan toplanmış küçük mide ağrıları parça parça..
Kime ne zaman neden yazılmış söylenmez ya hani.. ben de pek paylaşma taraftarı değilim.. konular yer yer değiştirilmiş olabilir. Gerçeklik payı aramayın(!) derim ben.. insanlarım zaten bir var bir yok.. gerçeklik kavramı biraz da süreklilik ister ya ben ve benimlerince.. eh.. işte.. öyle bir şey..

merhaba …,

1.) yine ona/oraya gittim evet. gözünde yansımadım. elini tutmadım. dokunmadım. kokusunu almadım. hissetmedim sıcağını. sadece dinledim.(?) anlattı.. anlattı.. kendinden bahsetti. dertlerinden bahsetti.. yalan söyledi.. doğru söyledi.. abarttı.. eksiltti.. meydan okudu.. kaçtı.. güven veriyormuşum ben.. ama aslında kimseye anlatmazmış.. güçsüz görünemezmiş.. insanlar kötüymüş, kullanırmış.. hah..!
(?)==> dinlemek? evet karşımda bir herif var. yüzü tanıdık ama kim bu? dudakları mütemadiyen açılıp kapanmakla meşgul. heyecanlandığında ellerini kollarını kullanıyor. sinirlendiğinde kaşlarını çatıyor.. bazen ara veriyor, düşünüyor.. sonra devam ediyor..
ben ve altyazılarım==> ne çirkinsin be adam. ne güzeldin halbuki bir iki haftaya kadar. nasıl çirkinleştin bir anda kendiliğinden, hiçbir sebebi yokken?
ben nasıl oluyor da o çok çekici bulduğum sesini duyamıyorum? nerde o kendine güvenen, sevimli suratına tezat, sert mizaçlı cümlelerin? bu çalan şarkı da ne? bir dakika.. ahh hayır.. hayır.. hayır.. bir anda İstanbul’dayım. sonra yine Ankara’da. sonra burada.. dolanıyorum düşünce düşünce..
sonra bir kelime daannn!! diye iniyor masaya.
"orospu"
ne?! diyorum aptallaşmış bir şekilde..
evet diyor doğru duydun..
bana orospu derlerdi..
boş boş bakıyorum. anlamıyorum dinlemediğimden..
önüme gelenle düşüp kalkan bir adamdım. orospuydu adım diyor.
"insanların itirafları bazen ne kadar da yavan!" diye iç çekiyor iç seslerim.
”neden?” diye soruyor dışım.
onlara eş olduğumu gösterebilmek için.. diye bir cümleyle giriyor söze..
gerisini dinlemedim. şarkıya daldım yine yarısından.
nefes alamıyorum oturduğum yerde. halbuki müthiş bir Ankara manzarası var altımda ve hemen yanında oturduğum pencere sonuna kadar açık.
elimde buz gibi biram senin de tahmin ettiğin gibi. buğulu bile değil, yaşlı gözlerim. ve lanet olası bilgisayar art arda benim içinde boğulduğum şarkıları çalıyor. "bugeceintiharetmeliyiz" gecesi sanki. ama kendimden sıyrılıp etrafa bakıyorum bir an. herkes mutlu. kahkahalar geliyor yan masalardan, aşağıdan şehrin sesi. ve karşımda şaşkın gözlerle bakan bir adam.. midem kalkıyor. gözümü çekiyorum anında. birkaç kelime dökülüyor ağzımdan, geçiştirmek için "an"nları, elim sigaraya gidiyor.. 15 dakika sonra dışarıdayım.. geceyi akşamın erken saatlerinde sona erdiriyorum.. takside sezen çalıyor. ne oluyor bu gece!?

oturuyorum yatağa. yine evimde değilim. kendi kendime konuşur gibi anlatıyorum arkadaşa olanları. anlamadığından dinlemez ya da dinlemediğinden anlamaz görünüyor. umursamıyorum. susuyorum. hem kime ne! sonra telefonum çalıyor.
efendim? derken tuzlu bir tat geliyor ağzıma ve sesim titriyor. ağlıyormuşum...
hayatta en sevdiğim seslerden, alışkanlık yaratmış kopamadığım türden.. ağladığımı anlıyor hemen..
kirleniyorum.. diyorum..
bağırıyorum çağırıyorum.. kendime yapıyorum aslında ama dinleyen o işte..
susuyor şaşkınlıkla.. ne diyeceğini bilemez halde suskun.. nefesi geliyor kesik kesik..
lanetim işte.. kafa ütülüyorum boş yere diyorum..
sus diyor.. öyle söyleme.. yarın hepsi geçecek.. n’olur uyu şimdi.. geç oldu diyor..
üzülüyorum.. verecek cevabım yok. kapatıyorum telefonu.
duruyor dünya.
kırmızı, şişmiş gözlerime, ifademe, yorgunluğuma bakıyorum dakikalarca.
birbirine dolanmış alt alta üst üste yığınla duygu..
geber diyorum yine.. geber lanet olası.. daha da dibe.. en dibe..
kalem kağıt arıyorum uyuşturucu bağımlısı gibi.. oturup yazıyorum.. ve rahatlıyorum biraz..
aynaya bakmaya çekiniyorum bu sefer...
kaleminde kağıdında mastürbasyon yapar oldun diyorum..
sen ez kendini ve değerlerini elif.. bırakma tozun kalmasın diyorum..
aşağılıyorum, öldürüyorum kendimi bir güzel..
Ve yine.. hep yaptığım gibi.. kabus dolu bir rüyaya dalıp ertesi sabaha boğulmuş uyanıyorum.

2.) ben buradayım işte görmüyor musun?
diğer eliflerimin günahlarını burada sana anlatıyorum.
ama bak nasıl da dolu dolu paragrafları.. nasıl da bağırıyorlar..
daha bir sessizim ben.. gözümdeyim o yüzden. konuşamadıklarıyım onların..
şimdi ben sakin.. sadece küçük uyarılarla ve bakışlarımla anlatabiliyorum derdimi.
Ondan bakamazlar aynalara..
uykularımda ağır basıyorum evet. bambaşka oluyorsun derler hep.. bambaşkayım ben. "asıl olan ben" bambaşkayım işte.. müthiş değil mi?
boşver sen.. biliyorum ben kendimi.. benim de zamanım gelecek.. içim coşa coşa salınacağım etrafta kocaman gülümsemelerimle..

3.) burda mıyım …? sen söyle bana. ben de bilmiyorum inan.
pencereden bakıyorum. saat ilerlemiş. kendimi geriden izliyorum bu sefer de.
karanlıkta şehre bakan bir siluet. sigarasının dumanı görülüyor. içine çektiğinde çıtır çıtır duyuyoruz sesi. başka ses yok. tül perde oynuyor rüzgarda. gözünü kapıyor. canı yanıyor belli. dumanı üflüyor yavaşça.. birkaç dakika sonra daha bir sakin. kabullenmiş sanki.
altyazılar geçiyor.. fontları değişmiş..
"yaklaştın. artık bu geceye benzer bir başkasını yaşamayacaksın.
düşünme. uyu hadi. yorucu bi gündü."
 söz dinliyor.. ahh hem de nasıl söz dinliyor..



Üstüne pek bir şey denmemeli..
Sanki..?

10 Nisan 2008 Perşembe

Bunu "ben" yazdım.

Titremelerim var benim
Gecelerime sığmayan
Ve nasıl ağlarsa gök yalnızlığına
Her şimşekte daha bir şiddetlenir depremlerim.

Yazamayışlarım var anlarda.
Filmim devam eder sessiz.
Yine altyazılarımla yaşarım,
Konuşurken siz.

Hayır, yardım etmez bana zaman.
Aslında hiç geçmemiş,
Hep durağan.

Olduramam kendimi.
Bakamam afişlerinize
Eğerim başımı,
Ve ruhumu,
Ve yazımı,
Ve nefesimi,
Ve beni.

Kırarım her defasında.
Bile bile.
Çığlık çığlığa.

Ancak,
Bir “ben” var ki beni sana saklayan
O’dur her defasında ayağa kaldıran.

Onun yüzüne bakmak
Aslında…
Her defasında,
Beni bana kırdıran.

9 Nisan 2008 Çarşamba

Hush..

Hepsi bir laf özünde.
Gözünde bulamadığım,
Hep kelimemde.
Sonunda yine ağızlarda,
Buram buram!
Yaşayamadığımız.

"Susmalı, tutmalı elleri.
Dillere, ellere inat."


30 Mart 2008 Pazar

Hayır!






Bir şeye bağlayamam şimdi bu yaptıklarımı..
İnsanlık adına bu insan sevgilerimi..
Bu anlamsız katlanışlarımı.. Sevimsiz sırıtışlarımı..
Mide bulantımı saklayışlarımı…

Siz insanlar.. ve hatta insanlarım.. insan müsveddelerim..
Anlamsızlıklarınıza öyle aşıksınız ki..!
Öyle anlamlar katıyorsunuz ki içi boş ve ne yazık ki altı delik bünyelerinize,
sonsuzluk (!) kaldıramıyor o saçma sapanlığı.
Ne boktan, ne yalansınız aslında!
Damla damla kanınız akarken geçip karşınıza seyretsem haykırıp yakarmalarınızı,
yine inanmam zerrenize..! Ve ben ağlarım uzayda yer kaplayan bedeninize sizin yerinize.
Hiçbir işkence çıkaramaz içinizdeki o yalancı yabancıyı..
Öl de gerçek ol diye haykırırım her konuşmalarınızda sizlere…
Ama gülümseyerek ve onaylayarak dinlerim anlattıklarınızı..
Bilmezsiniz hiçbirini.. o kadar kendiniz olmayan kendinizdesiniz ki…!

Aslında nasıl da bir benliksizsiniz… nasıl da hep bir başkası olma yolunda,
onun bunun attığını kullanan, bilmem kaçıncı el ruh müsveddelerisiniz siz!
Lanet olsun hepinize.

Hayır geçmiyor nefretim hırsım bir türlü kendiniz olamayışlarınıza.
Plastik oyuncaklar gibi yakmak istiyorum sizi..
Ağzınız yüzünüz yamulurken kahkahalar atmak istiyorum gözyaşlarım arasından.
Dengesizliğimin uçlarını sizlerin delik deşik diplerinde, algılarım her şeye açık, bembeyazımı simsiyah yapana dek yaşamak istiyorum fazlaca yüklenmiş ve bilmem kaç kez düğmelenmiş fermuarlanmış, dikilmiş, yapıştırılmış ve hatta tıpalanmış ruhumda.

Hayır bitmiyor benim lanet olası çarpıntılarım.
Farkında olmadan geçirdiğim kalp krizlerimsiniz siz..
Her birinizin yeri, zamanı kayıtlı içimde..

Beyaz çarşaflar üzerindeki kan lekeleriyim ben! Uğursuz!
Evinizin duvarındaki fotoğrafım ben! Kaldıramadığınız!
Kiminizin kelimeleri kiminizin sessizlikleriyim ben! Tükettiğiniz!
Beyninizdeki tümör, kıçınızdaki basur olma yolunda hızla ilerleyen mikrobum ben!
Bağımlı gibi, bırakamadığınız…

Nefessiz kalışlarıma alışmaya başladığımda, zehirlerken kendimi zevk doruklarında bin bir şeytanla,
Nasılsa öleceğim diye gözlerim kapalıyken ve umursamazken olup bitenleri.. cesur dizeler ve kendinden geçmiş sesler eşliğinde ilerlerken savunmasız…
Çarptım. Çokça bilinmeyenli bir denkleme.

Ve şimdi..
Yaz deniliyor bana ve uslu bir çocuk gibi söz dinliyorum..
Yardım et deniliyor bana ediyorum..
Sev deniliyor bana severmiş gibi yapıyorum..

Yok artık. Anlaşılmıyorum.
Anlatmıyorum da.

Denklem çözülene kadar..
Belki.. 
Kısa zamanda tüketilmek üzere önüme düşen parlak ambalajlı yeni nefes.
yeni Efes'lerim olana kadar..

Ölmek?
Kimin umrunda...!