18 Kasım 2007 Pazar

12 Kasım 2007 Pazartesi

Hayat'a...


Hayat..
İnsanların gözlerinin içinde bir ben arayarak geçiyor günlerim…
Karanlıkta huzur arayarak geçiyor gecelerim…
Ama ne bir ben varım o gözlerde…
Ne de koca karanlıkta bir damla huzur…
Sürekli gülümsüyorum inan.
Söz verdim ya sana…

Bir tek sen bilirsin aslında gülüp gülmediğimi…
Bir tek sen bilirsin aslında ağlayıp ağlamadığımı…
İçim dışım bir ya sana…

Hayat..
Yalan dolan yok ya aramızda…
Anlıyoruz ya hiç anlaşılmadığımız kadar…
Biliriz ya içimizi…

Kelimelerim..
Nefeslerim..
Duruşlarım..
Hallerim..
Ruhum..
Hepsi senin…
Hepsi…
Seninle güzel ya ne de olsa…

Şimdi bir tek sen bil…
İçinde.. Derininde..

Hayat…
Öldüm ben.
Öldüm.











21 Eylül 2007 Cuma

Love is here and it'll always be as long as we live...











Love Is Here


If you could see the lover in me
And we could join our hands together
If you could see how good it could be
We'll sing these stupid songs forever

Can you feel it?
Love is here
It has never been so clear
You can't love what you have not
So hold on to what you've got

Is Judy really smiling for me?
I'd change my name in case he found me
Trembling I can't believe
I've got to leave the boy behind me

Can you feel it?
Love is here
It has never been so clear
You can't love what you have not
So hold on to what you've got

If you could see the aching in me
I'd change my name in case you lost me
Trembling down to my knees
I've got to leave the world behind me

Can you feel it?
Love is here
It has never been so clear
You can't love what you have not
So hold on to what you've got



Sadece sen bil...
Kimle olursan ol..

Kimle olursam olayım..
Hep bir "başka"sı..
Senden.. Benden.. Bizden başkası..

Ne olur sadece sen bil..

Hep..


Gökyüzünde bak..

Havada..

Ölümü bekler gibi bekleyeceğim yaşadıkça birliğimizi..

İlla ki gelip bulacak bizi bir yerde..
İnancım sarsılmadan.
Sen hep yaşarken..

Tutacak ellerimizden..

27 Ağustos 2007 Pazartesi

Kendimle kalışlarımdan...

Her günümü bir film karesi gibi yaşarken, aklımdan geçen düşünceleri sadece ben biliyordum.

Yalnızlık ya da birliktelik üzerine…

Gülmek ya da ağlamak üzerine…

Yaşamak ya da ölmek üzerine…

Düşüncelerim kayıp giderken, onları hiç tutamadım.

Kimse sizi görmezken ya da duymazken ya da umursamazken…

Varlığınızın en ufak bir önemi bile yokken…

İyi hissettiğiniz bir yerde, sadece yanan sigaranızın sesini duyarken düşündüklerinizden bahsediyorum.

Kendinizle konuşmanızdan.

Durmadan.

Hayır demelerinizden.

Evet demelerinizden.

Bilmiyorum demelerinizden.

Sadece düşünmenizden bahsediyorum.

Eylemsiz.

Tutkusuz.

Masum.

Kendiliğinden.

Akıveren.

Sonsuzca.

Kendinizin farkına vardığınız nadir anlardan.

Dünyanın farkına vardığınız anlardan.

Rüzgarın, seslerin, kokuların, serinliğin ya da sıcağın…

Bu kadar hissedilebilir olmasından.

Hepsinin ahenginden.

Hissedebiliyor olmanızdan bahsediyorum.

Hafta içi sabahlarından değil, hafta sonu sabahlarından bahsediyorum.

Kafanızda binlerce yapılacak şey uçuşmazken düşündüklerinizden.

Sadece nefes alışlarınızı hissetiğiniz anlardan.

Hiçlikten bahsediyorum.

Basitlikten.

Sadelikten.

Sessizlikten bahsediyorum.

Durup dururken aklınıza ilginç düşüncelerin, soruların doluşmasından bahsediyorum.

Kimsenin aklına gelmeyecek gibi görünen…

Sadece sizin aklınızda olan…

Dünya tüm hızıyla dönmeye devam ederken…

Sizin o an durup, o düşüncelerle oyalanmanızdan bahsediyorum.

Dalıp gitmiş, uzaklarda halinizden.

Kimse duymazken.

Konuşmalarınızdan.

Çelişkilerinizden.

Anlamalarınızdan.

Anlamamalarınızdan.

Kabullenişlerinizden.

Sakin, saf seslerinizden bahsediyorum.

Gözlerinizi kapayıp o anı “yaşamanızdan” bahsediyorum.

Akıp gidişini hissetmenizden…

Sonra gözlerinizi açıp etrafa şöyle bir bakmanızdan…

Soluklarınıza anlam katmalarınızdan…

Sigaranıza bakmanızdan…

Yanışını izlemenizden bahsediyorum.

Hayatı durdurmanızdan, onu varlığınız ve tüm anlamlarınızla kutsamanızdan bahsediyorum.

Kimse sizi görmezken ya da duymazken ya da umursamazken…

Birini ya da birilerini düşünürken değil…

Herkesi ya da hiç kimseyi düşünmenizden bahsediyorum.

Size özel olanları değil.

Tanıdık olmayanları düşünmelerinizden.

Eğerlerinizden değil.

Acabalarınızdan bahsediyorum.

İçinde keşke ya da iyi ki olmayan düşüncelerinizden…

Yaşamadığınız bir hayatın eteklerindeki düşüncelerinizden bahsediyorum.

Yalnız.

Sessiz.

Sade.

Basit.

Siz olduğunuz anlardan.

Kavrayın o düşünceleri.

Bırakmayın.

Peşlerine düşün.

Tutunun.

Sarılın.

Öpün.

Koklayın.

Yaşayın.

16 Haziran 2007 Cumartesi

Ayvalık

pazar sabahı 5.30da ayvalık yollarında olacağım.
biraz uzaklaşmak..
kendime yakınlaşmak..
adam gibi nefes almak için..
umarım..
yazar mıyım orada?
elbette..
ancak nete girmek istemediğimden yayınlamayacağım.
ancak..
belki..
çok istersem.. dayanamazsam..
yine burda kusarım, bağırırım..
ulaşabildiğim kadar..
duyabildiğiniz kadar..

arada bir yoklayın beni..
sizleri özlemeyi sevmiyorum.

içim buruk gidiyoum işte.
hoşçakalın.

14 Haziran 2007 Perşembe

Saksağanlar



Terasımdaydım.

Aslında her gece terasımı ziyaret ediyorum.

Bir sigara içmek ya da hava almak için..

Son zamanlarda bir şey fark ettim.

Orada yalnız değilim.

Saksağan kuşlarım var.

Ne zaman terasa çıksam, karşı evin çatısında üçer beşer toplanıp benimle konuşuyorlar.

Ben içeri girdiğimde de her biri farklı yerlere uçuşuyorlar.

Bazen seslerinden korkuyorum. Huzursuz gibiler.

Ya da sadece benim yansımam.

Biraz önce de terastaydım.

Sigaramı içiyordum.

Ve..

Onunla konuşuyordum.

Dedim ki…

Biliyor musun..? Beni sevmeni seviyorum.

Seni sevmeyi de seviyorum.

Çünkü uzun zamandır böyle hissetmiyordum.

Uzun zamandır sonsuza dek sevebileceğim hissi yoktu..

Ama şimdi..

İnsanın aklına gelebilecek her şeyden uzak..

Her şeyden temiz..

Öyle garip bir sevgiyle doluyum ki..

Çok mu bencilce?

Bilmem..

Ve dedim ki..

Beni duyuyor musun?

Keşke duysan.

Ama hayır duyma.

Yanımdayken söyleyeyim bunları sana.

Aynı ortamı yaratıp..

Pekala..

Burada fıskiyeler çalışıyor.

Bulutlar yıldızları ve ayı gizlemiş..

Uzakta bir köpek havlıyor.

İki adet cırcır böceği muhabbet ediyor.

Şehrin sesi yok.

Şehir uyuyor.

Sen de mi uyuyorsun?

Şimdi bir deniz kenarında olsak… Diyorum…

Deniz fıskiyelerin işini fazlasıyla görür değil mi?

Gökyüzü ve sesler bizim.

Her şey bizim.

Biz hariç…

Sen gülümsüyorsun hep.

Bana bakıyorsun.

Mutlusun.

Yine ışıl ışıl gözlerin.

Ve sanırım şuna yakın hislerin..

Hatırlıyor musun denizi çok özlemiştin bir gün..?

Hissetmeye ihtiyacın vardı.

Kumu, dalgaları…

Ben de sana bir video göndermiştim.

Çok sevinmiştin.

Sadece videoya değil, seni bu kadar iyi anlayabildiğime.

Bu gece sana anlatırken bazı şeyleri..

Sanırım yine öyle mutluydun.

Sonra aniden konuştun ve..

Saksağanlar ne olacak? dedin.

O anda ben de fark ettim.

Aradı gözlerim onları.

Sadece bir tane gördüm.

Benim gibi yalnız.

Geceyi dinliyor.

Konuşmuyor.

Sonra sana döndüm.. Sağıma..

Keşke burada olsaydın dedim.

Saksağan da bana katılıyor olmalıydı ki..

O da konuştu.

Dedin ki;

Buradayım zaten.

Benimle kal.

Konuşabildiğimiz sürece.

Daha yapabileceklerimiz varken.

Dolup dolup taşarken.

Beynimizde yankılanırken o şarkı..

“Benim hala umudum var..”

Benimle kal.

Bana bu şarkıyı söylediğin geceyi hatırla.

Denize nazır..

Ben senin kolundayken..

Anımızı yaşarken..

Benimle kal bu anlarda.

Zaten biliyorsun..

Her şey,

Sen kal diye.

10 Haziran 2007 Pazar

Çocukken insanmışım..


Eskiden, adam gibi, sakince düşünebildiğim zamanlarım vardı.

Otobüslerde… Yollar aktıkça, düşüncelerim de akardı.

Günlük hayatın endişelerinden uzak, sadece yol alırken düşünmek kolaydı.

Ancak şimdi, göğsümü açıp içimdeki sarsıntıları söküp atmak istiyorum.

Yollarda bile…

İçseslerim öyle bir zırvalıyor ki…

İnanamıyorum kendime çoğu zaman.

İçimdeki benler çıldırdılar.

Kimisi ağlıyor, kimisi susuyor, kimisi durmaksızın konuşuyor, kimisi feryat figan.

Belli bir zamandan beri ne yaptığımı bilmeden yaşıyorum.

Ve şöyle bir baktım da şimdi..

Saçmalamışım.

İhanet etmişim kendime.

Yıkmışım, ezmişim, parçalamışım.

Şimdi yok olmaya yakın, yara bandı misali.. yine yazıyorum işte..

Bugün söylediğim en güzel cümlem şuydu;

“Çocukken insanmışım.”

Ta derinimden gelen gülümsemelerim..

Seni seviyorumlarım..

Kahkahalarım..

Küsmelerim, barışmalarım..

Ağlamalarım..

Ben ne güzel büyümüştüm…

Hepimiz gibi hayatın koşuşturmacası içinde bir canavar olmuştum.

Sonra o güzellik çarptı beni..

Tekrar küçücük oldum..

Tekrar çocuk oldum..

Öyle sevdim.

Öyle güldüm.

Öyle ağladım.

Yine otobüslerde düşünebilir oldum.

Şarkıları coşa coşa söyleyebilir oldum.

Şimdi büyümeye zorlanıyorum.

Etrafımdakilerin samimiyetsiz aşkları, çarpık gülümsemeleri ile dolup taşıyorum.

Seviyesizliğin her türlüsü zorla seyrettiriliyor bana.

Kötü, çirkin insanlar yaralamaya çalışıyor beni.

Yazık diyorum her an.. Yazık.

Ağlayasım geliyor acınası hallerine, kötülükleriyle yaşayabilir oluşlarına…

Yadırganıyorum çocuk olduğum için.

Çünkü çok korkuncum..

Çünkü çok gerçeğim..

Çünkü onların acınası “gerçekliklerini” ayna gibi yansıtıyorum.

Çünkü ben yaşayabiliyorum. Geçiştirmiyorum duygularımı.

Ve yalnızım.

Ellere kaldım.

Kendime kaldım.

Bir başıma…

Ama istenildi ki benden;

Güçlü ol.

Çabalıyorum elimden geldiğince.

Gerçekten.

Küçük ellerimle yazıyorum, çiziyorum, boyuyorum…

Kazanacağım sonunda biliyorum.

Dünya zalim değildir belki de.

Tanıdım ya seni insan..

Değil..

O kadar kötü değil...

Zamanında da dediğim gibi;

Sen benim "Dünya aslında çok da yaşanılası bir yer!" cümlemsin.

İyi ki..

İyi ki..

Teşekkürler.

28 Mayıs 2007 Pazartesi

Geçmişten..

Benim gözyaslarim
geridönüsümlü.
Hep sana,
senin için akarlar
içime, disima,
dünyaya.
Durmadan.
Yorulmadan.
Kiyasiya.

Tükenmeden.
Çogalarak.


Temiz

ol

sen.

Ben

akarim

sana.

Hep!

(27 Mart 2007)


Yazmisim beyaz kagitlar üzerine en güzel yazim ve kalemimle.

Mürekkebi dagilmis yer yer.. Yasindan, yasliligindan, yorgunlugundan dolayi..

ve belki de..

Kokusundan.. kokundan.. çok sevdigim. Unutmadigim, sakladığım..

5 ay her günüm böyle geçtikten sonra nihayet gülebiliyorum be hayat.

Dogum günümde yeniden dogdum.

Temizsin sen onca yastan sonra.

Hala istedigin gibisin içimde.

Olmayı sevdiğin gibi..

En güzel yansımalarınla..

En güzel hayallerinle...

Acitmadan.

Sakin.

Duragan.

Sessiz.

Kiyida.

Bekler gibi.

Böyle kal.

Yine.. her zamanki gibi..

Çok güzelsin.

22 Mayıs 2007 Salı

God Bless Jeff

Belki unutmanıza yardım eder..
Güzel şarkıdır.. Keyfini çıkarın..









Forget Her

While this town is busy sleeping,
All the noise has died away,
I walk the streets to stop my weeping,
but she’ll never change her ways,

Don't fool yourself, she was heartache from the moment that you met her,
And my heart is so still,
As I try to find the will,
To forget her, somehow,
I think I’ve forgotten her now,

Her love is a rose, pale and dying,
Dropping her petals in pain unknown,
All full of wine the world before her was sober with no place to go,

Don't fool yourself, she was heartache from the moment that you met her,
My heart is frozen still as I try to find the will to forget her, somehow,
She’s somewhere out there now,

Well my tears fall down as I try to forget,
Her love was a joke from the day that we met,
All of her words, all of her men,
All of my pain when I think back to when,

Remember her hair as it shone in the sun,
The smell of the bed when I knew what she'd done,
Tell myself over and over you won't ever need her again,

But don't fool yourself,
She was heartache from the moment that you met her,
Oh, my heart is frozen still,
As I try to find the will,
To forget her, somehow,
She's out there somewhere now,

Oh, she was heartache from the day that I first met her,
My heart is frozen still,
As I try to find the will,
To forget you, somehow,
Cause I know you're somewhere out there right now.

Vazgeçin

Beni takip etmekten..
Beni uzaktan yaşamaktan..
Hatıralarımla beni yeniden biçimlendirmekten..
vazgeçin..
İçinizde Elif büyütmeyin..
Yazık edersiniz kendinize.

Çünkü ben bıraktığınız Elif değilim..
Yaram berem ya da fullenmiş egomla tamamen değişik biriyim.
Bunu çok da iyi bilmenize rağmen neden kendinize eziyet ediyorsunuz?

Bu yazıyı yazmamın nedeni sen değilsin.. ahh hayır sen de değilsin.. ve sen hiç değilsin..
Birey olarak hiçbiriniz buna tek başınıza değmezsiniz..
Ancak bir araya gelince gürültü çıkarabiliyorsunuz..
Ve benim de boş konuşmalardan ne kadar nefret ettiğimi biliyorsunuz..
Ama hala devam.. Nereye varacaksanız?

Birşey söyleyeyim mi?
Size hala birazcık saygı duyuyorken hayatımdan kendi isteğinizle gitseniz?
Ben sizi defetmek zorunda kalmasam?
Utandırmasanız beni sizinle birşeyler paylaşmış olduğum için?
Fena olmaz mı?

Bakın benden başka bir sürü insan var birlikte olabileceğiniz, hayatı paylaşabileceğiniz...
Bir kere güle güle demişiz, bunu uzatmanın ne anlamı var?

Hiç tanışmamışız gibi davranalım.
Zaten sizleri tanımamış olmayı çok isterdim, böylesi hepimiz için çok iyi olur.
Bana uzak, kime isterseniz ona yakın, kalın sağlıcakla!

11 Mayıs 2007 Cuma

Büyükbabamı kaybettik

11 mayıs 2007 saat yaklaşık 10.10'da büyükbabam vefat etti.
hepimizin başı sağolsun.

24 Nisan 2007 Salı

dinle - anla - hisset







Atlantic

I hope all my days
Will be lit by your face
I hope all the years
Will hold tight our promises

I don't wanna be old and sleep alone
An empty house is not a home
I don't wanna be old and feel afraid

I don't wanna be old and sleep alone
An empty house is not a home
I don't wanna be old and feel afraid

And if I need anything at all

I need a place
That's hidden in the deep
Where lonely angels sing you to your sleep
Though all the world is broken

I need a place
Where I can make my bed
A lover's lap where I can lay my head
Cos now the room is spinning
The day's beginning



Pekala.
Şarkımız bu.
Bana nasıl şeyler hissettiriyor tam olarak bilemiyorum.
Sözlerine takılmış durumdayım.
Sanki ben yazdım...
"I hope all my days
Will be lit by your face
I hope all the years
Will hold tight our promises"
Ben her gece böyle dua ederken bunu bi şarkıda duymak nasıl birşeydi bilemezsiniz.
Hmmm.. Belki de bilebilirsiniz.
Belki.

Şimdi hayatın 20. level'inde takılırken, ki 21'inci levele günler kaldı...
Düşünüyorum da...
Ben bu şarkıyı içten içe hep söylüyordum zaten.
Bu şarkı hiç bitmeyecek, yankılanıp duracak ben yaşayıp yaşattıkça...
Ta ki...
O zaman gelene kadar.
Ne zaman?
:)
Gelebilecek olursa eğer..
O zaman;
Zamanların zamanı olacak benim için.
Gözümü kırpmayacağım kaçırmamak için.
Her saniyesini kaydedeceğim belleğime.
Tüm kokuları, tüm renkleri, tüm sesleri...
Ve...
Unutmamak için çaba harcayacağım tek zaman.. o zaman olacak.
Ve
Sevgili arkadaşlarım...
Özellikle Bike..
Hepimizin o hayalini kurduğu zamanlarımız gelir umarım.
Birlikte olup, sonunda! ve sağlığımıza! diyebileceğimiz zamanlar...
Elif, İrem, Aybike Didiydi üçlüsü olarak, o şen kahkalarımız doldursun yine ortamımızı.
Gözlerimiz parlasın!

Hayalimizdeki yaşadıkça, umudumuz da yaşasın.



21 Nisan 2007 Cumartesi

BÜYÜKBABAM


Hatırlıyorum.

Beş ya da altı yaşımdayken anaokulunun düzenlediği 23 Nisan gösterisinde görevim vardı.

Küçük tangoculardık her birimiz. Meydanda toplanan insanlara gösterimizi sunduktan sonra, aile bireyleri birer birer birbirlerini kutlayıp çocuklarının ne kadar başarılı olduklarını ve şirin göründüklerini tekrarlayıp duruyorlardı. Zaten sıcaktan bunalmıştım, eve gitmek için can atıyordum. Büyüklerin de olayı bu kadar abartması ve uzatması canımı iyice sıkmaya başlamıştı. Tanıdığım tanımadığım kimselerin gelip hiç de cana yakın olmayan bir tavırla yanağımı sıkıp, beni öpmeleri iyice deli etmişti beni.

Sonra büyükbabamı gördüm. Beyaz bir takım giymişti, uzun boyuna ve yapılı vücuduna yakışan. Şık bir fötr şapka, sadece onun için dikilmiş gibi duran ceketinin cebindeki beyaz karanfili ile tüm gözleri üzerine çekiyordu. Çok severek kullandığı rayban güneş gözlüklerini çıkardığında yemyeşil, keskin bakan gözleri apayrıydı. Hayat dolu, korkusuz ve hep neşeli, biraz da dalga geçer gibi bakardı hep. Hareketleri seviyeli, yürüyüşü dimdik, gülümsemesi ise çok samimiydi. Onca insan arasında nasıl da ayrı duruyordu.

Beni bu kalabalığın arasında görünce hemen yanıma geldi.

“Benim kızım ne kadar da güzel dans ediyor! Benimle de dans eder misin sonra küçük hanım?”

“Tabii ki büyükbabacım!”

Yakasındaki beyaz karanfili çıkarıp saçıma toka ile tutturdu. Şimdi tam bir prenses oldun dedi

Ben de gülümsedim… Hemen atladım boynuna. Yola koyulduk kimseye aldırmadan.

Eve giderken elimi hiç bırakmadı. Sanki beni birileri ondan alacak gibi sımsıkı tuttu.

O gün birlikte uyumuştuk…

Unutamam hala.

Annem ve babam çalıştığından anaokullarının o ilgisiz, yapmacık sınıflarında geçti çocukluğum. Ancak çıkış saati yaklaşınca büyükbabamı bahçede beni beklerken görmeye değerdi doğrusu gün boyu çektiğim yalnızlık ve ayrılık hissi. Koşup boynuna atlardım hemen.

“Güzel kızım bugün neli dondurma ister acaba?”

“Çilekli ve limonlu. Sen neli yiyeceksin büyükbaba?”

“Ben bugün yiyemeyeceğim kızım, doktorlar bana şekeri yasakladılar. Yoksa çok fena hasta olabilirmişim.”

Bir süre ne diyeceğimi bilememiştim üzüntüden. Ancak sonra,

“O zaman ben de yemeyeceğim. Ne gereği var ki dondurma yemenin?”

Çok gülmüştü büyükbabam bu lafıma. Çocukların dondurma yemesinin gerekli olduğunu ve ayrıca dondurmanın harikulade bir şey olduğunu dakikalarca anlatmasına rağmen hala istemediğimi görünce küçük bir hikaye kitabı almaya karar verdik. Sanki bir şey almamız gerekiyormuş gibi…

Büyükbabam o günden beri şeker yiyemedi. Saklı saklı bir şeyler atıştırdığını gördüm ama kimseye söylemedim. Aramızdaki küçük bir sırdı bu.

Apartmandaki çocukların hepsini bahçede toplar, hepimize birer şeker alır karşısına oturturdu.

Çok ilginç masalları vardı büyükbabamın. O haşarı çocuklar bile toplarını bırakıp koşa koşa gelirlerdi. Şimdi sorsam onlar da hatırlamaz eminim o masal kahramanının ismini. Sanırım “Kabakulakalabatır” gibi bir şeydi. Bu hikayesi yaklaşık bir saat sürerdi ve hiçbirimiz sesimizi çıkartamazdık kelimeleri kaçırırsak diye. Müthiş bir masaldı. Kendimizi onun yerine koyar, onun gibi konuşur, onun yaptıklarını yapmaya uğraşırdık masal bitince. Ve bu her hafta yinelenirdi.

Ancak zamanla büyükbabam iyice yaşlandı. Sokağa çıkamamaya, beni okuldan alamamaya başladı. Ben de zaten tek başıma gidip gelebiliyordum artık. Ancak arkadaşlarım hep o masal vaktinde aranır olmuşlardı. Her hafta sorarlardı; “Elif, Niyazi amca gelmeyecek mi bugün de?”, “Gelmeyecek sanırım.”. Sokaklardan eve taşınınca, Susam Sokağı dertlerine çare olmuştu onların da. Bense hala o hikayede takılı kalmıştım. Edi ve Büdü’nün saçma sapan şakalaşmaları o yaşta bile bana pek çekici gelmezdi. Ancak Kurabiye Canavarı’nı görünce ben de yelkenleri suya indirmiştim. Büyükbabama masal sormaz olmuştuk televizyon denen aptal kutusunu açıp kapamayı öğrenince. Ne zaman sokaklarda bağıra bağıra, kirlene kirlene, oyun oynamayı özledik, büyükbabamı özlediğimizi de anladık. Hemen gittik evine. Mutfakta her zamanki yerinde oturuyordu. Hepimizi birden görünce çok şaşırdı, bir sorun var sandı ve endişelendi hemen. Biz de sadece onu özlediğimizi ve bize masal anlatmasını istediğimizi söyledik. Kocaman gülümsemişti bize. Kocaman. Ve hemen masalı anlatmaya başladı. Küçücük mutfakta, tıkış tıkış, halının üstüne oturduk onu dinledik. Bilmem kaç oyun bize böyle zevk vermişti o zamana kadar…

Çocukluğum onunla geçti. Çocukluğumuz onun masallarıyla geçti.

Çok şanslı bir çocuktum ben. Oyun arkadaşım, öğretmenim, annem, babam, bakıcım, doktorum ve hatta aşçım olabilen bir büyükbabam vardı.

Gün geldi, büyükbabam çok hastalandı ve onu hastaneye götürmek zorunda kaldık. Yanında kalmama izin vermedikler. Annemle eve döndük. Arkadaşlarımı kapıda beklerken buldum. Benim gibi ağlıyorlardı.

“Elif, ne olacak Niyazi amcaya? Ne zaman dönecek?”

Bilmiyordum ki. Ne diyebilirdim? Oturduk bir süre birlikte ağladık. Sonra herkes evine dağıldı. Ertesi gün kimse evden çıkmadı. Sokağımız bomboştu. Sanki çıkıp oyun oynarsak ona ayıp olacakmış gibi hissediyorduk sanırım.

Diğerlerini bilmem ama benim içimden hiç de gelmiyordu zaten.

Birkaç gün sonra büyükbabam döndü. Eskisinden daha sağlıklı görünmüyordu hatta çökmüştü. Ama biz yine de duramadık, sarıldık onlarca çocuk toplanıp. Hastalığın etkisinden duygusallaşmıştı sanırım. Ağlamaya başladı büyükbabam. Çok şaşırmıştık. Ne yapacağımızı bilemedik. Bizi böyle görünce gülmeye başladı. Biz de güldük. Ancak ardından gelen öksürük nöbeti hepimizi şaşkına çevirdi. Büyükbabamı acele acele eve götürdüler. Kalakalmıştık sokakta.

Bu olaydan sonra kimse büyükbabama o çocuksu coşkuyla sokulamadı. Hep yavaştı hareketlerimiz ona sarılıp, onu öperken. Dikkatliydik artık. Dikkatliydik ama o masalı da tekrar dinlemek için can atıyorduk. Bir gün toplanıp yine evde oturduk karşısına. Yine çok mutlu oldu büyükbabam. Hepimize sağlımızı ve okulumuzu sordu. Herkesten olumlu yanıtlar alınca da sustu. Büyükbaba hadi o masalı anlat dedim artık dayanamayarak.

Ancak büyükbabam masalı hatırlamıyordu. Hatırlamıyordu.

Hastanede ona bir şeyler yaptıklarını düşünüyorduk sokakta. Ancak bir sonuca varamadık. Hikayeden aklımızda kalanları anlatmaya çalıştık. Kimse onun gibi anlatamıyordu ki. Yarım yamalak hatırlıyorduk zaten onca kez dinlememize rağmen. Çok fena canımız sıkılmıştı. Evlerimize gittik.

Şimdilerde yine çok fena canım sıkılıyor o çocukluğumdaki gibi.

Büyükbabam çok hasta. Yürüyemiyor, konuşamıyor, yemek yiyemiyor, uyuyamıyor, oturup kalkamıyor. Sadece yattığı yatağında sayıklıyor durmadan. Babam büyükbabamın artık kimseyi hatırlamadığını ve kimseyle konuşmadığını söylediğinde inanamadım. İnanmak istemedim.

Yatağının başucunda gözünü açıp beni görmesini bekledim. Açtı gözlerini sonunda, gülümsedim. Gülümsemeye çalıştı.

“Büyükbaba? Nasılsın?”

“İyih..yim.. Güzel kızım.. iyi.. yim..” dedi.

Sonra tekrar uyumakla uyumamak arası ne yaptığını bilmediğimiz o baygın haline geri döndü.

İçim rahatladı o çocuk gibi. Gülümsedim günlerdir ilk defa en derinimde. Yaşlansa da ve yakında bizi bırakıp gidecek olsa da büyükbabamın aklında hala güzel kızı olarak kalmak en önemli şey gibi geldi o gün bana.

Ne gereği vardı ki dondurma yemenin?

Değil mi?

20 Nisan 2007 Cuma

YOK

yok bunun bir çaresi.
yok
yok
yok
yok
yok
yok
yok
yok

ben yapamıyorum.
çok güçsüzüm.
yokum.
"yok" oldum.
"var" edemedi hiçbirşeyim beni.
ben tekrar
"var" edene kadar kendimi...
ne?
bilmem.
o da yok..
yok.
hiçbiri.
hiçkimse.
hiçbirşey.
hiç.

yokum ki.
ne farkeder.

tüm egomu silip
bunları paylaşıp
gözler önüne sererken...
düşünmüyorum bile ne diyeceğinizi.
ne düşüneceğinizi.
ya da
nasıl hesap vereceğinizi...
isterseniz,
iyice sapıttı bu diyin ve defolun gidin tümden...
isterseniz sarılın yalnız bırakmam seni diye...
insanlarım.
heplerim.
hiçlerim.
yokum ki ben.
kaç zamandır..
biliyorsunuz az çok.
ya da
bilmiyorsunuz.
ve belki de
bilmemezlikten geliyorsunuz.
biliyor musunuz,
hepiniz çok hoşsunuz.
çok.
ama ben
yokum.
yok.

16 Nisan 2007 Pazartesi

Üzgün olmak üzerine notlar


Seni arayamadım, üzgünüm.

Mesajını görmedim, üzgünüm.

Seninle ilgilenemiyorum, üzgünüm.

Sana söz vermiştim ama yerine getirmedim, üzgünüm.

Ben yükümlülük alamayacak kadar korkağım, üzgünüm.

Seni çok üzüyorum biliyorum, üzgünüm.

Ben böyle bir insanım, üzgünüm.

Seni sevmiyorum, üzgünüm.

Seni seviyorum, üzgünüm.

Hoşça kal, üzgünüm.

Üzgünüm.

Evet. Hepimiz üzgünüz.

Ancak üzgün olmamız yetmiyor.

Bir ilişkiyi yürütmek için sadece sevmemizin yetmediği gibi.

Kaç kez özür dileyebilirsiniz aynı insandan?

5.. 10.. 50.. 100?

Ki bu insana “hayat, aşk..” diyorsanız?

Kim hayattan özür dilemiş de affedilmiş?

Kim o narin aşktan binlerce kez özür dilemiş de bir yanıt alabilmiş?

?

Kendimi hırpalarken seni içimde temiz tutabilmek için, kendi gözyaşımda boğuldum.

Temiz ama acılı bir ölüm.

Karşıma alıp tüm sevdiğim insanları seni savunurken, sana yenildim.

Gururlu ama hazin bir son.

Ancak en zor kısmı neydi biliyor musun?

Kendime acıdım.

Savaştığım değerlerimi öyle bir ezdin ki…

Kendime acıdım...


Beni böyle görmemiştim uzun zamandır.

Bu kadar çaresiz.

Bu kadar kelimesiz.

Bu kadar suskun.

Ancak, içimden nasıl konuştum seninle bilsen…

Duysan…

Ahh bir dakika!

Duymak için dinlemek lazım değil mi?


Ben bağırırken burada düşmanlarımıza, sen beni yalnız bıraktın.

Ruhumu, bedenimi, neşemi, hayatım, aşkım dediğini…

Tüm bu kavramlarını…

Bıraktın.

Yoktun.

Yoksun.

Ve olabildiğince toksun artık bana

ki;

sadece “üzgünüm” diyebiliyorsun.

Evet hayat.

Ben de üzgünüm.

Değerlerimiz de üzgün.

Sözlerimiz de.

Hayallerimiz de.

Hepimiz üzgünüz.

11 Nisan 2007 Çarşamba

Beklenti



I Know

You've got such a pretty smile
Its a shame the things you hide behind it
Let em go
Give it up for a while
Let 'em free and we will both go find it

I know there is nowhere you can hide it
I know the feeling of alone
I know that you do not feel invited
But, come back, come back in from the cold

Step away then from the edge
Your best friend in life is not your mirror
Back away, come back away...
I am here and I will be forever and ever

And don't say you've never been told.
I'll be with you till we grow old...
Till am old grown and I'm cold..

I'm not further beyond the grown..
I'll be with you till we grow up young..
Like a dog you can always come home..
Pick up a bone..
Look around town baby down town
Don't throw me to the pound..
Look around look around...



Olması gereken birkaç küçük şeye dünyanın anlamını yüklemişseniz, bu birkaç küçük şey olmazsa ya da olamazsa, tüm anlamlarınızı silebilir. Acaba bu küçük beklentiler mi bizi sevindiren? Onlar mı bizi hemen üzen?

Sözler hep yerine getirilmelidir değil mi? Bu sözlerden kastım; “söz veriyorum şunu şunu yapacağım” daki sözler değil elbet. Laf arasında söylenmiş ya da üstüne basa basa dile getirilmiş sözler…

Bilmem. İnsanlar unutkan ya da savurgan. Ancak bu insanlar (sözlerini unutan) sizin çok değer verdiğiniz kimseler olunca biraz alınabiliyorsunuz. Hatta alınmakla kalmayıp üzülüyorsunuz, kırılıyorsunuz, bölünüp parçalarınıza ayrılıyorsunuz, bütününüzden uzaklaşıp parçalarınızı uzaktan izliyorsunuz. Bir araya getiremeden…

Ve biliyor musunuz? Benim bunları anlatacak kimsem yok. Ondan yazıyorum hep. Kusuyorum hüzünlerimi… Midemi bulandıran şeyler gibi kusuyorum.

Anlatamamak ne acı. Bazen diyorum, keşke bir alet olsa da içimdekini size de hissettirebilse. Dikenli telden kurtulmaya çalışan bir kuş gibi çırpınışlarımı, karaya çalan morlar gibi sızılarımı, bir depresyon anında kesilmiş bilek gibi kanamalarımı, can yakan, kulak tırmalayan çığlıklarımı, içime asit yağmuru gibi yağan yaşları, yollarımı görmemi engelleyen sis gibi çöken hüznü, o ucu bucağı görünmeyen kapkaranlık çaresizliği… Dünya çok daha yaşanılası bir yer olmaz mıydı birbirimizi böyle hissedebilseydik? Kim bilir…?

Ancak biz korkağız. Ancak biz kaçağız. Ancak biz sorumluluk yükümlülük alamayız.

İnsan!

Kötüsün.

Düşün biraz.

Eyleme dök.

Söyle.

Dinle.

Dikkate al.

Dikkatini ver.

Yaşa.

Yaşat.

Ya da

Bırak.

funDangelica'dan Luci...



Yazıyı yazan şahıs.. Kendileri bilmem kaç senedir ömrümü güzelleştirmekte.. gerçi altta dört yazıyor ama bana hep çocukluk arkadaşımmış gibi gelir. deliliğiyle övünür ancak çoğu zaman ondan akıllısını da bulamazsınız.
haa bir de bunla uçucaz gidicez buaralardan.. :D bize layık çılgın bi hayat yaşıcaz.. sewgililerimizle. eşlerimizle..yanımızda kim olursa artık..





Elif

Tanımlamak mümkün mü? 4 yıldır hayatımı güzelleştirdi.
Dersane hayatının boş olmadığını göstermekle kalmadı,
birçok şey öğretti, birçok şey öğrendi, eğlendi, eğlendirdi.
Geçmiş zaman kullanmamak lazım onu anlatırken tabiî ki de, past perfect tir Elif’le hayat.
Ali’min öğrettiği şeylerin uygulanmasıdır, tabi PERFECT halinde.

Eurospu terimi Elif’den çıkmıştır. Sözlük anlamı: Avrupa Birliği standartlarına uygun *rospu.

Sabaha kadar chat Elif yaw ömür geçmiyor böyle seninle sabahlara kadar konuşup sonra bi sabah da hadi hoooop ilk uçakla Amerika’ya gitmeli.
Tabi para yok o da ayrı konu, olsun para kazanmanın çeşitli yolları var.

Elif günler uzun. Banane. Zaten neden böyle bir şey yazdım bilmiom.
Bu arada bir şey dikkatimi çekti.
Senle bunca yıldır ortie olmamıza rağmen ne o kitabı bitirdik ne de birlikte içki içtik!!!!
Kitap zati bu gidişle bitmicek, bari ben değiştirdim azcık kendi çapımda yazıom sana ithaf ederim :p
copyright fln al üstüne ne olur nolmaz kendi ortien bakarsın hırsızın teki olur.

Elifim. Ben yerimde sayarken sen “sen gelirken ben dönüodum” modundasın şu an.
Ben jake jake jake jake jake jake die ölürken sen aradan 7 kişi falan geçirdin
ama o bence sendeki potansiyler, kaşarlık değil. Zait kaşarlık kadınlığın doğasında var.
Eve'cim yemiş elmayı napalım onun suçu bizde devam edek.
Ay yine girdim İncil mitolojisine, anla artık, okuoz ya hava atak.

Binelim gidelim buralardan.
Çok ciddiyim Ankara bizim yaşamaız için dünya üzerinde kalmış son yer.
Gidelim en azından Eskişehir’e hoş ben Hershey’i tercih ederim en azından Jake’i görelim bi kızııım ya da öpüüüm içim rahat etsin, ööööle depresif şiirler yazmayı bırakııym. O zaman bu araya yazdım bi numara şiiri koyuyum.

My Dreadful Life As A Toilet Paper

Imagine a life of serving others
Your white, soft, beautiful texture
Exploited by the excess of strangers
Living a life only to be dirtied
Then thrown away

Elif. Bir numarasın! Depresiflik, delilik sana yakışıyor.
Hoş kapışırız delilik bakımından. Seni seviorum.
Seni tanıdım o garip Eylül gününü de çok seviorum.
Canım benim, ölümüne kankayız! Iyk, sonu iirenç oldu ama neyse. Wefşiom seni.

8 Nisan 2007 Pazar

Mat olmadan önceki kalp ağrısı için...


Şah ve mat işte. geri dönüşü olmuyor hamlelerimizin.
(Kazanan benim bu arada :D )


“Umurumda değil dedikçe daha çok umurumda yer edinen problemlerimle kaldım şimdi.

Daha gece bile olmadı hem de… Gittikçe gündüzümü de ele geçiriyorlar düşüncelerim, sorunlarım, sorularım ve yetersiz, yersiz cevaplarım.”

Dedim ve bıraktım bilgisayarı, çıktım dışarı. Taktım kulaklıklarımı, açtım müzik çalarımı.

Birkaç köpek kovaladı ilk önce. Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Koştuk birlikte. Vazgeçtiler sonunda. İyi ki…

Ve işte yine buradayım.

Herkesi kovduğum bir dönemim bu.

Hepsini, her şeyi, hep birden kovduğum.

Ancak içten içe hep çağırıyorum. Duymuyorsunuz. Duymuyorlar.

Ne kadar da yokmuşsunuz meğer.

Sıkıntılıyım işte…

Çırpınıyorum boşa.

Bir filme daldım yarısından. İlk Aşk.

Bir replik vardı şimdi net hatırlamıyorum.

“En zoru, istemediğin bir hayatı (hatayı da olur hem de cuk oturur sanırım) yaşamak.”

Zor kelimesi yeter mi acaba böyle bir şeyi karşılamaya?

Hadi bir de en koyduk başına. Yetmez. Yetiyorsa eğer ona yaşamak denmez.

Takınırsın mutluluk maskeni, içersin her gün içkini, izlersin saçma sapan dizilerini…

Şarkını da dinlersin… Yeni Türküden;


Yaredir sinede eski sevgili
Eski sevgili eski günler
Hayata baksana takmiyor kimseyi
Hiçbir sey diriltmez artik geçmisi
Yaredir yine de…
Yaktim gemilerimi
Dönüs yok artik geri
Tak etti canima bu maskeli balo
Bu maskeli balo ve onun sahte yüzleri
Yaredir sinede eski sevgili
Ne yapsan kolay unutulmaz
Aglama geçmise yasadik bitti
Anilar bizi yalniz birakmaz
Yalniziz yine de



Daha çok geç olmadan yaşasak ya gerçekleri…

Birebir göğüslesek ya tüm zorlukları.

Gözümüzden kan dahi aksa da, hissetsek ya.

Dönüp bakınca keşke demesek.

İyi ki diyecek durumda olmasak bile keşke demesek.

Karşımızdakini de insan yerine koyabilsek bir an olsun.

Bilsek ki o da hisseder. Hissedemiyorsa da çabalasak…?

Çok mu şey istiyorum yine? Pekala…

Biz insanoğlu, en acınası varlığımızla bir küfür gibiyiz bu dünyaya.

Güvercinler yaşasın bizim yerimize.

Eşi öldüğünde başında bekleyen güvercinler yaşasın.

Sonsuzluklarına dek tek eşli olabilen güvercinler…

( Hayır efendim güvercinlerle kafayı bozmadım. Kaldı ki ben kuşlardan hiç haz etmem. )

Huzursuzluk ve özlem üzerine isyanlar.


Gece.

Kırmızı bir kaydırak üzerinde oturan ben. Seni düşünüyorum.

Ve tüm yıldızlar üzerime geliyorlar birlikte. Ne kadar da çoklar… Nasıl da parlıyorlar.

Sen de görebilirsin işte bak. Esen rüzgar senin de tüylerini diken diken edebilir. Sen de ürperebilirsin ve saçlarında hissedebilirsin onu. Sadece, burada benimle olmaz…

Yalnız olman lazım.

Kanunsuz bir şehirmiş burası ve ben de bu kanunsuzluk içinde, kanunsuzluğa karşı bir düzen oluşturma çabası içerisindeyim… Kendimce… Ve bu kendimce olma durumu çok çekici geliyor sizlere. Siz hiç kendiniz olamıyorsunuz ya!

Destekleyenim çok ancak, inançları yetmiyor her zaman.

O kadar yalnızım ki…

Bu şehir, boğuyor beni… Bu insanlar(?), bu huzursuzluk, bu renksizlik ve tekdüzelik.

Birileri bir şeyler anlatırken ağızlarını izliyorum sürekli ve seslerini duyamıyorum çoğu zaman. Sesi kısılmış bir televizyonu seyrediyor gibiyim, ancak bunların kumandası bende değil. Onları dinliyor gibi görünürken, aklımda dolanan düşünceleri okuyorum. Sanki altyazı gibiler.

Altyazı: oysa ben seninle konuşurken sesini duyuyorum. Galiba senin dışındaki herkesle yalnız olacağım. Altyazılarım ve sessizce konuşan ağızlarım ile.

Görüntüleri aklıma geldikçe acıyorum onlara. Onları duymayışımı fark etmeleri halinde ne yapacaklarını düşünüyorum. Daha çok bağırırlardı sanırım. Duy beni! Hey!

Duymak mı? İlk önce dinlemem lazım değil mi? Hah..

Kusra bakmayın. Ben sizi hiç gözlemlemedim. Benim bedenim ve ruhum aynı yerde değil çoğu zaman. Tutamıyor sizin hayatlarınızda olup bitenler beni aynı yerde. Bakışınızdan anlamıyorum söylemek istediklerinizi. Gülüşünüzden çıkaramıyorum gerçek olup olmadığınızı. Sesiniz sizi ele vermez merak etmeyin. Duymuyorum nasılsa! Yoksunuz hiç. Çizgi filmsiziniz siz. Hayal olamayacak kadar gereksizsiniz aynı zamanda. Aslı şu ki, sizi size anlatacak mecalim yok. Yorgunum. Tükettiniz. Sömürdünüz. Hatta aranızda paylaştınız.

Kova kova taşıdınız beni oradan oraya. Koşarken hep döktünüz yarımı. Yürümeniz bile eğri büğrü zaten. Savsaksınız, önem vermiyorsunuz, aleladesiniz siz!

Delilik, illaki ağızdan salya akıtarak etrafta danalar gibi koşturmak değildir. Hem fikir miyiz? Pekala.

O zaman şunu da öğrenin.

Hepiniz birer delisiniz!

Bir baykuş öttü şimdi. Saat 01:06

Bir daha ses çıkarmadı. Kime ne demek istedi acaba? Fikri olan?

Evet biliyorum tamamen deli zırvası. Ancak yazmazsam çıldıracağım.

Anlamıyor musunuz? Size benzemekten çok korkuyorum. Çok!

Ancak şimdi sen olsan burada, yanımda…

Dursan hep, durağan olsan.

Hiçbir şey söylemesen saatlerce ve bu aramızdaki en iyi konuşma olsa…

Anlasak!

Konuşmadan duysak sesimizi altyazılarımız olmadan.

Kelimelerle açıklamadan..

Kırıp dökmeden, incitmeden…

Gerçekten orda olsak. O anı yaşasak.

Hatta belki ölsek.

Sonsuz olsak…

Uyusak.

Kim?

Anlamlarımız karşılıklı belirlenecek şimdi, artık..




Bir sızı vardır aşkın verdiği, yalnızken bulur seni gelir konar göğsüne. Gitmez bir de kanatana kadar.

Uykularından eder insanı. Yatakta dönüp durmak da yorgun bünyede pek de kaldırılası bir şey değildir ya…

Ne yapılır? Ben ne yaptım?

Açtım ışığımı tekrar. Klik!

Kalkmadım, uzun uzun tavana baktım.

Zihnimden geçen binlerce soru var ancak birine takılıyorum, ne yapacağım?

Sanki elimden bir şey gelirmiş gibi… Hem ayrıca neyi(?!), ne yapacağım?

Bana mı bağlı sanki bunca olay?

Ahhh lanet olsun diye tüm düşünce ve soruları atıyorum kafamdan ve doğruluyorum yatağımda.

Karmakarışık kalemlerim, kağıtlarım, dört duvarıma yayılmış küçük post-itlerim, insanlarımın doğum gününü unutmayayım diye aldığım kocaman takvimim ve üstünde isimler.. isimler.. isimler..

Raflardan fışkıran kitaplar ve hiçbir yere sığdıramadığım küçük çaplı suluboya resim koleksiyonum bana bakıyor.

Derin bir nefesten sonra kalktım. Elim belimde dolandım biraz.. Bu saatte ne yapılır şimdi?

Kitaplarımı karıştırdım yine. Oruç Aruoba dizelerini okudum yavaş yavaş, tekrar tekrar… Yine bir nefes…

Terasa mı çıksam? Hatta bir de sigara mı yaksam? Evet evet, güzel olur.

Çantamın öyle bir yerine saklanmış ki Camel’lar… Neyse buldum sonunda, aldım bir tane..

Tam o anda bir bip sesi duydum. Telefon? Nerde? Sehpada Elif.. Sakin..

1 mesaj alındı. Ve saat 03:03…

Okumakla okumamak arasında tereddüt ettim. Zaten uyuyamıyorum, bu saatte gelen mesajdan hayır mı beklenir? Okumadım. Çıktım sigaramı içtim. Camel hiç böyle güzel gelmemişti bana… Gözlerim dolandı yine alacakaranlıkta. Karşı sitede çok sevdiğim ev ilişti yine gözüme, seviyorum onu çünkü üst katının ışığı hiç sönmüyor. Orada yaşamakta olan biri olduğunu da pek sanmıyorum. Olsun, beni yalnız bırakmıyor ya…

Üşüdüm, içeri girdim. Öylesine bir kitap aldım ve koltuğuma yayıldım. Sayfalarını karıştırdım, 62 ve 63. sayfalar arasında bir yazı gördüm ve geri döndüm. Ben asla kitaplar üzerine bir şey yazmam, nedir bu?

Okudum, benim yazım… Ben yazmışım… Yazı silinmese de unutulabiliyor demek ki…

“Anlamlarımız karşılıklı belirlenecek şimdi, artık..”

Hah! Yollar, gidişler gelişler, kavgalar gürültüler, sessizliğin ezici yoğunluğu, çarpılmalar, heyecanlar, titremeler, bekleyişler, yalvarmalar, haykırmalar, saklanışlar, duvarlar…

Bir nefes daha…

Derken..

Bir bip daha..

Bakmayacağım sana telefon. İstersen ömrün tükenene kadar biple…

Diyorum ama, ya acil bir şeyse?

Aklım telefonda biraz daha kitabı karıştırıyorum ve alıyorum telefonu elime.

2 mesaj alındı. Ve saat 03.37…

Tuş kilidini açtım, okudum iki mesajı da…

Bir süre boşluğa baktım, elimdeki kitaba ve yazdığım yazıya baktım.

Çıktım bir sigara daha içtim. Üst katın ışığı hala yanıyor. Ancak Camel tat vermiyor.

“Anlamlarımız karşılıklı belirlenecek şimdi, artık..” Yankılanıyor beynimde… ve düşünüyorum;

Keşke okumasaydım. Keşke okumasaydım da… Seninle aynı anda aynı satırları okuduğumuzu bilmeseydim.

Not: Gelen ilk mesaj şöyleydi: “Anlamlarımız karşılıklı belirlenecek şimdi, artık..” demiştik hatırlıyor musun Elif? Elime geçti kitap paylaşmak istedim.

İkinci mesaj: Hatırlamıyorsun değil mi?

Hatırlamasam da illaki hatırlatıyor hayat bir zaman bir yerde…

Unutmak ne mümkün… Bulaştık bir kere…



Evet… Böyle…

Hatırlamasam da illaki hatırlatıyor hayat bir zaman bir yerde…

Unutmak ne mümkün… Bulaştık bir kere…