11 Nisan 2007 Çarşamba

Beklenti



I Know

You've got such a pretty smile
Its a shame the things you hide behind it
Let em go
Give it up for a while
Let 'em free and we will both go find it

I know there is nowhere you can hide it
I know the feeling of alone
I know that you do not feel invited
But, come back, come back in from the cold

Step away then from the edge
Your best friend in life is not your mirror
Back away, come back away...
I am here and I will be forever and ever

And don't say you've never been told.
I'll be with you till we grow old...
Till am old grown and I'm cold..

I'm not further beyond the grown..
I'll be with you till we grow up young..
Like a dog you can always come home..
Pick up a bone..
Look around town baby down town
Don't throw me to the pound..
Look around look around...



Olması gereken birkaç küçük şeye dünyanın anlamını yüklemişseniz, bu birkaç küçük şey olmazsa ya da olamazsa, tüm anlamlarınızı silebilir. Acaba bu küçük beklentiler mi bizi sevindiren? Onlar mı bizi hemen üzen?

Sözler hep yerine getirilmelidir değil mi? Bu sözlerden kastım; “söz veriyorum şunu şunu yapacağım” daki sözler değil elbet. Laf arasında söylenmiş ya da üstüne basa basa dile getirilmiş sözler…

Bilmem. İnsanlar unutkan ya da savurgan. Ancak bu insanlar (sözlerini unutan) sizin çok değer verdiğiniz kimseler olunca biraz alınabiliyorsunuz. Hatta alınmakla kalmayıp üzülüyorsunuz, kırılıyorsunuz, bölünüp parçalarınıza ayrılıyorsunuz, bütününüzden uzaklaşıp parçalarınızı uzaktan izliyorsunuz. Bir araya getiremeden…

Ve biliyor musunuz? Benim bunları anlatacak kimsem yok. Ondan yazıyorum hep. Kusuyorum hüzünlerimi… Midemi bulandıran şeyler gibi kusuyorum.

Anlatamamak ne acı. Bazen diyorum, keşke bir alet olsa da içimdekini size de hissettirebilse. Dikenli telden kurtulmaya çalışan bir kuş gibi çırpınışlarımı, karaya çalan morlar gibi sızılarımı, bir depresyon anında kesilmiş bilek gibi kanamalarımı, can yakan, kulak tırmalayan çığlıklarımı, içime asit yağmuru gibi yağan yaşları, yollarımı görmemi engelleyen sis gibi çöken hüznü, o ucu bucağı görünmeyen kapkaranlık çaresizliği… Dünya çok daha yaşanılası bir yer olmaz mıydı birbirimizi böyle hissedebilseydik? Kim bilir…?

Ancak biz korkağız. Ancak biz kaçağız. Ancak biz sorumluluk yükümlülük alamayız.

İnsan!

Kötüsün.

Düşün biraz.

Eyleme dök.

Söyle.

Dinle.

Dikkate al.

Dikkatini ver.

Yaşa.

Yaşat.

Ya da

Bırak.

funDangelica'dan Luci...



Yazıyı yazan şahıs.. Kendileri bilmem kaç senedir ömrümü güzelleştirmekte.. gerçi altta dört yazıyor ama bana hep çocukluk arkadaşımmış gibi gelir. deliliğiyle övünür ancak çoğu zaman ondan akıllısını da bulamazsınız.
haa bir de bunla uçucaz gidicez buaralardan.. :D bize layık çılgın bi hayat yaşıcaz.. sewgililerimizle. eşlerimizle..yanımızda kim olursa artık..





Elif

Tanımlamak mümkün mü? 4 yıldır hayatımı güzelleştirdi.
Dersane hayatının boş olmadığını göstermekle kalmadı,
birçok şey öğretti, birçok şey öğrendi, eğlendi, eğlendirdi.
Geçmiş zaman kullanmamak lazım onu anlatırken tabiî ki de, past perfect tir Elif’le hayat.
Ali’min öğrettiği şeylerin uygulanmasıdır, tabi PERFECT halinde.

Eurospu terimi Elif’den çıkmıştır. Sözlük anlamı: Avrupa Birliği standartlarına uygun *rospu.

Sabaha kadar chat Elif yaw ömür geçmiyor böyle seninle sabahlara kadar konuşup sonra bi sabah da hadi hoooop ilk uçakla Amerika’ya gitmeli.
Tabi para yok o da ayrı konu, olsun para kazanmanın çeşitli yolları var.

Elif günler uzun. Banane. Zaten neden böyle bir şey yazdım bilmiom.
Bu arada bir şey dikkatimi çekti.
Senle bunca yıldır ortie olmamıza rağmen ne o kitabı bitirdik ne de birlikte içki içtik!!!!
Kitap zati bu gidişle bitmicek, bari ben değiştirdim azcık kendi çapımda yazıom sana ithaf ederim :p
copyright fln al üstüne ne olur nolmaz kendi ortien bakarsın hırsızın teki olur.

Elifim. Ben yerimde sayarken sen “sen gelirken ben dönüodum” modundasın şu an.
Ben jake jake jake jake jake jake die ölürken sen aradan 7 kişi falan geçirdin
ama o bence sendeki potansiyler, kaşarlık değil. Zait kaşarlık kadınlığın doğasında var.
Eve'cim yemiş elmayı napalım onun suçu bizde devam edek.
Ay yine girdim İncil mitolojisine, anla artık, okuoz ya hava atak.

Binelim gidelim buralardan.
Çok ciddiyim Ankara bizim yaşamaız için dünya üzerinde kalmış son yer.
Gidelim en azından Eskişehir’e hoş ben Hershey’i tercih ederim en azından Jake’i görelim bi kızııım ya da öpüüüm içim rahat etsin, ööööle depresif şiirler yazmayı bırakııym. O zaman bu araya yazdım bi numara şiiri koyuyum.

My Dreadful Life As A Toilet Paper

Imagine a life of serving others
Your white, soft, beautiful texture
Exploited by the excess of strangers
Living a life only to be dirtied
Then thrown away

Elif. Bir numarasın! Depresiflik, delilik sana yakışıyor.
Hoş kapışırız delilik bakımından. Seni seviorum.
Seni tanıdım o garip Eylül gününü de çok seviorum.
Canım benim, ölümüne kankayız! Iyk, sonu iirenç oldu ama neyse. Wefşiom seni.

8 Nisan 2007 Pazar

Mat olmadan önceki kalp ağrısı için...


Şah ve mat işte. geri dönüşü olmuyor hamlelerimizin.
(Kazanan benim bu arada :D )


“Umurumda değil dedikçe daha çok umurumda yer edinen problemlerimle kaldım şimdi.

Daha gece bile olmadı hem de… Gittikçe gündüzümü de ele geçiriyorlar düşüncelerim, sorunlarım, sorularım ve yetersiz, yersiz cevaplarım.”

Dedim ve bıraktım bilgisayarı, çıktım dışarı. Taktım kulaklıklarımı, açtım müzik çalarımı.

Birkaç köpek kovaladı ilk önce. Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Koştuk birlikte. Vazgeçtiler sonunda. İyi ki…

Ve işte yine buradayım.

Herkesi kovduğum bir dönemim bu.

Hepsini, her şeyi, hep birden kovduğum.

Ancak içten içe hep çağırıyorum. Duymuyorsunuz. Duymuyorlar.

Ne kadar da yokmuşsunuz meğer.

Sıkıntılıyım işte…

Çırpınıyorum boşa.

Bir filme daldım yarısından. İlk Aşk.

Bir replik vardı şimdi net hatırlamıyorum.

“En zoru, istemediğin bir hayatı (hatayı da olur hem de cuk oturur sanırım) yaşamak.”

Zor kelimesi yeter mi acaba böyle bir şeyi karşılamaya?

Hadi bir de en koyduk başına. Yetmez. Yetiyorsa eğer ona yaşamak denmez.

Takınırsın mutluluk maskeni, içersin her gün içkini, izlersin saçma sapan dizilerini…

Şarkını da dinlersin… Yeni Türküden;


Yaredir sinede eski sevgili
Eski sevgili eski günler
Hayata baksana takmiyor kimseyi
Hiçbir sey diriltmez artik geçmisi
Yaredir yine de…
Yaktim gemilerimi
Dönüs yok artik geri
Tak etti canima bu maskeli balo
Bu maskeli balo ve onun sahte yüzleri
Yaredir sinede eski sevgili
Ne yapsan kolay unutulmaz
Aglama geçmise yasadik bitti
Anilar bizi yalniz birakmaz
Yalniziz yine de



Daha çok geç olmadan yaşasak ya gerçekleri…

Birebir göğüslesek ya tüm zorlukları.

Gözümüzden kan dahi aksa da, hissetsek ya.

Dönüp bakınca keşke demesek.

İyi ki diyecek durumda olmasak bile keşke demesek.

Karşımızdakini de insan yerine koyabilsek bir an olsun.

Bilsek ki o da hisseder. Hissedemiyorsa da çabalasak…?

Çok mu şey istiyorum yine? Pekala…

Biz insanoğlu, en acınası varlığımızla bir küfür gibiyiz bu dünyaya.

Güvercinler yaşasın bizim yerimize.

Eşi öldüğünde başında bekleyen güvercinler yaşasın.

Sonsuzluklarına dek tek eşli olabilen güvercinler…

( Hayır efendim güvercinlerle kafayı bozmadım. Kaldı ki ben kuşlardan hiç haz etmem. )

Huzursuzluk ve özlem üzerine isyanlar.


Gece.

Kırmızı bir kaydırak üzerinde oturan ben. Seni düşünüyorum.

Ve tüm yıldızlar üzerime geliyorlar birlikte. Ne kadar da çoklar… Nasıl da parlıyorlar.

Sen de görebilirsin işte bak. Esen rüzgar senin de tüylerini diken diken edebilir. Sen de ürperebilirsin ve saçlarında hissedebilirsin onu. Sadece, burada benimle olmaz…

Yalnız olman lazım.

Kanunsuz bir şehirmiş burası ve ben de bu kanunsuzluk içinde, kanunsuzluğa karşı bir düzen oluşturma çabası içerisindeyim… Kendimce… Ve bu kendimce olma durumu çok çekici geliyor sizlere. Siz hiç kendiniz olamıyorsunuz ya!

Destekleyenim çok ancak, inançları yetmiyor her zaman.

O kadar yalnızım ki…

Bu şehir, boğuyor beni… Bu insanlar(?), bu huzursuzluk, bu renksizlik ve tekdüzelik.

Birileri bir şeyler anlatırken ağızlarını izliyorum sürekli ve seslerini duyamıyorum çoğu zaman. Sesi kısılmış bir televizyonu seyrediyor gibiyim, ancak bunların kumandası bende değil. Onları dinliyor gibi görünürken, aklımda dolanan düşünceleri okuyorum. Sanki altyazı gibiler.

Altyazı: oysa ben seninle konuşurken sesini duyuyorum. Galiba senin dışındaki herkesle yalnız olacağım. Altyazılarım ve sessizce konuşan ağızlarım ile.

Görüntüleri aklıma geldikçe acıyorum onlara. Onları duymayışımı fark etmeleri halinde ne yapacaklarını düşünüyorum. Daha çok bağırırlardı sanırım. Duy beni! Hey!

Duymak mı? İlk önce dinlemem lazım değil mi? Hah..

Kusra bakmayın. Ben sizi hiç gözlemlemedim. Benim bedenim ve ruhum aynı yerde değil çoğu zaman. Tutamıyor sizin hayatlarınızda olup bitenler beni aynı yerde. Bakışınızdan anlamıyorum söylemek istediklerinizi. Gülüşünüzden çıkaramıyorum gerçek olup olmadığınızı. Sesiniz sizi ele vermez merak etmeyin. Duymuyorum nasılsa! Yoksunuz hiç. Çizgi filmsiziniz siz. Hayal olamayacak kadar gereksizsiniz aynı zamanda. Aslı şu ki, sizi size anlatacak mecalim yok. Yorgunum. Tükettiniz. Sömürdünüz. Hatta aranızda paylaştınız.

Kova kova taşıdınız beni oradan oraya. Koşarken hep döktünüz yarımı. Yürümeniz bile eğri büğrü zaten. Savsaksınız, önem vermiyorsunuz, aleladesiniz siz!

Delilik, illaki ağızdan salya akıtarak etrafta danalar gibi koşturmak değildir. Hem fikir miyiz? Pekala.

O zaman şunu da öğrenin.

Hepiniz birer delisiniz!

Bir baykuş öttü şimdi. Saat 01:06

Bir daha ses çıkarmadı. Kime ne demek istedi acaba? Fikri olan?

Evet biliyorum tamamen deli zırvası. Ancak yazmazsam çıldıracağım.

Anlamıyor musunuz? Size benzemekten çok korkuyorum. Çok!

Ancak şimdi sen olsan burada, yanımda…

Dursan hep, durağan olsan.

Hiçbir şey söylemesen saatlerce ve bu aramızdaki en iyi konuşma olsa…

Anlasak!

Konuşmadan duysak sesimizi altyazılarımız olmadan.

Kelimelerle açıklamadan..

Kırıp dökmeden, incitmeden…

Gerçekten orda olsak. O anı yaşasak.

Hatta belki ölsek.

Sonsuz olsak…

Uyusak.

Kim?

Anlamlarımız karşılıklı belirlenecek şimdi, artık..




Bir sızı vardır aşkın verdiği, yalnızken bulur seni gelir konar göğsüne. Gitmez bir de kanatana kadar.

Uykularından eder insanı. Yatakta dönüp durmak da yorgun bünyede pek de kaldırılası bir şey değildir ya…

Ne yapılır? Ben ne yaptım?

Açtım ışığımı tekrar. Klik!

Kalkmadım, uzun uzun tavana baktım.

Zihnimden geçen binlerce soru var ancak birine takılıyorum, ne yapacağım?

Sanki elimden bir şey gelirmiş gibi… Hem ayrıca neyi(?!), ne yapacağım?

Bana mı bağlı sanki bunca olay?

Ahhh lanet olsun diye tüm düşünce ve soruları atıyorum kafamdan ve doğruluyorum yatağımda.

Karmakarışık kalemlerim, kağıtlarım, dört duvarıma yayılmış küçük post-itlerim, insanlarımın doğum gününü unutmayayım diye aldığım kocaman takvimim ve üstünde isimler.. isimler.. isimler..

Raflardan fışkıran kitaplar ve hiçbir yere sığdıramadığım küçük çaplı suluboya resim koleksiyonum bana bakıyor.

Derin bir nefesten sonra kalktım. Elim belimde dolandım biraz.. Bu saatte ne yapılır şimdi?

Kitaplarımı karıştırdım yine. Oruç Aruoba dizelerini okudum yavaş yavaş, tekrar tekrar… Yine bir nefes…

Terasa mı çıksam? Hatta bir de sigara mı yaksam? Evet evet, güzel olur.

Çantamın öyle bir yerine saklanmış ki Camel’lar… Neyse buldum sonunda, aldım bir tane..

Tam o anda bir bip sesi duydum. Telefon? Nerde? Sehpada Elif.. Sakin..

1 mesaj alındı. Ve saat 03:03…

Okumakla okumamak arasında tereddüt ettim. Zaten uyuyamıyorum, bu saatte gelen mesajdan hayır mı beklenir? Okumadım. Çıktım sigaramı içtim. Camel hiç böyle güzel gelmemişti bana… Gözlerim dolandı yine alacakaranlıkta. Karşı sitede çok sevdiğim ev ilişti yine gözüme, seviyorum onu çünkü üst katının ışığı hiç sönmüyor. Orada yaşamakta olan biri olduğunu da pek sanmıyorum. Olsun, beni yalnız bırakmıyor ya…

Üşüdüm, içeri girdim. Öylesine bir kitap aldım ve koltuğuma yayıldım. Sayfalarını karıştırdım, 62 ve 63. sayfalar arasında bir yazı gördüm ve geri döndüm. Ben asla kitaplar üzerine bir şey yazmam, nedir bu?

Okudum, benim yazım… Ben yazmışım… Yazı silinmese de unutulabiliyor demek ki…

“Anlamlarımız karşılıklı belirlenecek şimdi, artık..”

Hah! Yollar, gidişler gelişler, kavgalar gürültüler, sessizliğin ezici yoğunluğu, çarpılmalar, heyecanlar, titremeler, bekleyişler, yalvarmalar, haykırmalar, saklanışlar, duvarlar…

Bir nefes daha…

Derken..

Bir bip daha..

Bakmayacağım sana telefon. İstersen ömrün tükenene kadar biple…

Diyorum ama, ya acil bir şeyse?

Aklım telefonda biraz daha kitabı karıştırıyorum ve alıyorum telefonu elime.

2 mesaj alındı. Ve saat 03.37…

Tuş kilidini açtım, okudum iki mesajı da…

Bir süre boşluğa baktım, elimdeki kitaba ve yazdığım yazıya baktım.

Çıktım bir sigara daha içtim. Üst katın ışığı hala yanıyor. Ancak Camel tat vermiyor.

“Anlamlarımız karşılıklı belirlenecek şimdi, artık..” Yankılanıyor beynimde… ve düşünüyorum;

Keşke okumasaydım. Keşke okumasaydım da… Seninle aynı anda aynı satırları okuduğumuzu bilmeseydim.

Not: Gelen ilk mesaj şöyleydi: “Anlamlarımız karşılıklı belirlenecek şimdi, artık..” demiştik hatırlıyor musun Elif? Elime geçti kitap paylaşmak istedim.

İkinci mesaj: Hatırlamıyorsun değil mi?

Hatırlamasam da illaki hatırlatıyor hayat bir zaman bir yerde…

Unutmak ne mümkün… Bulaştık bir kere…



Evet… Böyle…

Hatırlamasam da illaki hatırlatıyor hayat bir zaman bir yerde…

Unutmak ne mümkün… Bulaştık bir kere…