21 Nisan 2007 Cumartesi

BÜYÜKBABAM


Hatırlıyorum.

Beş ya da altı yaşımdayken anaokulunun düzenlediği 23 Nisan gösterisinde görevim vardı.

Küçük tangoculardık her birimiz. Meydanda toplanan insanlara gösterimizi sunduktan sonra, aile bireyleri birer birer birbirlerini kutlayıp çocuklarının ne kadar başarılı olduklarını ve şirin göründüklerini tekrarlayıp duruyorlardı. Zaten sıcaktan bunalmıştım, eve gitmek için can atıyordum. Büyüklerin de olayı bu kadar abartması ve uzatması canımı iyice sıkmaya başlamıştı. Tanıdığım tanımadığım kimselerin gelip hiç de cana yakın olmayan bir tavırla yanağımı sıkıp, beni öpmeleri iyice deli etmişti beni.

Sonra büyükbabamı gördüm. Beyaz bir takım giymişti, uzun boyuna ve yapılı vücuduna yakışan. Şık bir fötr şapka, sadece onun için dikilmiş gibi duran ceketinin cebindeki beyaz karanfili ile tüm gözleri üzerine çekiyordu. Çok severek kullandığı rayban güneş gözlüklerini çıkardığında yemyeşil, keskin bakan gözleri apayrıydı. Hayat dolu, korkusuz ve hep neşeli, biraz da dalga geçer gibi bakardı hep. Hareketleri seviyeli, yürüyüşü dimdik, gülümsemesi ise çok samimiydi. Onca insan arasında nasıl da ayrı duruyordu.

Beni bu kalabalığın arasında görünce hemen yanıma geldi.

“Benim kızım ne kadar da güzel dans ediyor! Benimle de dans eder misin sonra küçük hanım?”

“Tabii ki büyükbabacım!”

Yakasındaki beyaz karanfili çıkarıp saçıma toka ile tutturdu. Şimdi tam bir prenses oldun dedi

Ben de gülümsedim… Hemen atladım boynuna. Yola koyulduk kimseye aldırmadan.

Eve giderken elimi hiç bırakmadı. Sanki beni birileri ondan alacak gibi sımsıkı tuttu.

O gün birlikte uyumuştuk…

Unutamam hala.

Annem ve babam çalıştığından anaokullarının o ilgisiz, yapmacık sınıflarında geçti çocukluğum. Ancak çıkış saati yaklaşınca büyükbabamı bahçede beni beklerken görmeye değerdi doğrusu gün boyu çektiğim yalnızlık ve ayrılık hissi. Koşup boynuna atlardım hemen.

“Güzel kızım bugün neli dondurma ister acaba?”

“Çilekli ve limonlu. Sen neli yiyeceksin büyükbaba?”

“Ben bugün yiyemeyeceğim kızım, doktorlar bana şekeri yasakladılar. Yoksa çok fena hasta olabilirmişim.”

Bir süre ne diyeceğimi bilememiştim üzüntüden. Ancak sonra,

“O zaman ben de yemeyeceğim. Ne gereği var ki dondurma yemenin?”

Çok gülmüştü büyükbabam bu lafıma. Çocukların dondurma yemesinin gerekli olduğunu ve ayrıca dondurmanın harikulade bir şey olduğunu dakikalarca anlatmasına rağmen hala istemediğimi görünce küçük bir hikaye kitabı almaya karar verdik. Sanki bir şey almamız gerekiyormuş gibi…

Büyükbabam o günden beri şeker yiyemedi. Saklı saklı bir şeyler atıştırdığını gördüm ama kimseye söylemedim. Aramızdaki küçük bir sırdı bu.

Apartmandaki çocukların hepsini bahçede toplar, hepimize birer şeker alır karşısına oturturdu.

Çok ilginç masalları vardı büyükbabamın. O haşarı çocuklar bile toplarını bırakıp koşa koşa gelirlerdi. Şimdi sorsam onlar da hatırlamaz eminim o masal kahramanının ismini. Sanırım “Kabakulakalabatır” gibi bir şeydi. Bu hikayesi yaklaşık bir saat sürerdi ve hiçbirimiz sesimizi çıkartamazdık kelimeleri kaçırırsak diye. Müthiş bir masaldı. Kendimizi onun yerine koyar, onun gibi konuşur, onun yaptıklarını yapmaya uğraşırdık masal bitince. Ve bu her hafta yinelenirdi.

Ancak zamanla büyükbabam iyice yaşlandı. Sokağa çıkamamaya, beni okuldan alamamaya başladı. Ben de zaten tek başıma gidip gelebiliyordum artık. Ancak arkadaşlarım hep o masal vaktinde aranır olmuşlardı. Her hafta sorarlardı; “Elif, Niyazi amca gelmeyecek mi bugün de?”, “Gelmeyecek sanırım.”. Sokaklardan eve taşınınca, Susam Sokağı dertlerine çare olmuştu onların da. Bense hala o hikayede takılı kalmıştım. Edi ve Büdü’nün saçma sapan şakalaşmaları o yaşta bile bana pek çekici gelmezdi. Ancak Kurabiye Canavarı’nı görünce ben de yelkenleri suya indirmiştim. Büyükbabama masal sormaz olmuştuk televizyon denen aptal kutusunu açıp kapamayı öğrenince. Ne zaman sokaklarda bağıra bağıra, kirlene kirlene, oyun oynamayı özledik, büyükbabamı özlediğimizi de anladık. Hemen gittik evine. Mutfakta her zamanki yerinde oturuyordu. Hepimizi birden görünce çok şaşırdı, bir sorun var sandı ve endişelendi hemen. Biz de sadece onu özlediğimizi ve bize masal anlatmasını istediğimizi söyledik. Kocaman gülümsemişti bize. Kocaman. Ve hemen masalı anlatmaya başladı. Küçücük mutfakta, tıkış tıkış, halının üstüne oturduk onu dinledik. Bilmem kaç oyun bize böyle zevk vermişti o zamana kadar…

Çocukluğum onunla geçti. Çocukluğumuz onun masallarıyla geçti.

Çok şanslı bir çocuktum ben. Oyun arkadaşım, öğretmenim, annem, babam, bakıcım, doktorum ve hatta aşçım olabilen bir büyükbabam vardı.

Gün geldi, büyükbabam çok hastalandı ve onu hastaneye götürmek zorunda kaldık. Yanında kalmama izin vermedikler. Annemle eve döndük. Arkadaşlarımı kapıda beklerken buldum. Benim gibi ağlıyorlardı.

“Elif, ne olacak Niyazi amcaya? Ne zaman dönecek?”

Bilmiyordum ki. Ne diyebilirdim? Oturduk bir süre birlikte ağladık. Sonra herkes evine dağıldı. Ertesi gün kimse evden çıkmadı. Sokağımız bomboştu. Sanki çıkıp oyun oynarsak ona ayıp olacakmış gibi hissediyorduk sanırım.

Diğerlerini bilmem ama benim içimden hiç de gelmiyordu zaten.

Birkaç gün sonra büyükbabam döndü. Eskisinden daha sağlıklı görünmüyordu hatta çökmüştü. Ama biz yine de duramadık, sarıldık onlarca çocuk toplanıp. Hastalığın etkisinden duygusallaşmıştı sanırım. Ağlamaya başladı büyükbabam. Çok şaşırmıştık. Ne yapacağımızı bilemedik. Bizi böyle görünce gülmeye başladı. Biz de güldük. Ancak ardından gelen öksürük nöbeti hepimizi şaşkına çevirdi. Büyükbabamı acele acele eve götürdüler. Kalakalmıştık sokakta.

Bu olaydan sonra kimse büyükbabama o çocuksu coşkuyla sokulamadı. Hep yavaştı hareketlerimiz ona sarılıp, onu öperken. Dikkatliydik artık. Dikkatliydik ama o masalı da tekrar dinlemek için can atıyorduk. Bir gün toplanıp yine evde oturduk karşısına. Yine çok mutlu oldu büyükbabam. Hepimize sağlımızı ve okulumuzu sordu. Herkesten olumlu yanıtlar alınca da sustu. Büyükbaba hadi o masalı anlat dedim artık dayanamayarak.

Ancak büyükbabam masalı hatırlamıyordu. Hatırlamıyordu.

Hastanede ona bir şeyler yaptıklarını düşünüyorduk sokakta. Ancak bir sonuca varamadık. Hikayeden aklımızda kalanları anlatmaya çalıştık. Kimse onun gibi anlatamıyordu ki. Yarım yamalak hatırlıyorduk zaten onca kez dinlememize rağmen. Çok fena canımız sıkılmıştı. Evlerimize gittik.

Şimdilerde yine çok fena canım sıkılıyor o çocukluğumdaki gibi.

Büyükbabam çok hasta. Yürüyemiyor, konuşamıyor, yemek yiyemiyor, uyuyamıyor, oturup kalkamıyor. Sadece yattığı yatağında sayıklıyor durmadan. Babam büyükbabamın artık kimseyi hatırlamadığını ve kimseyle konuşmadığını söylediğinde inanamadım. İnanmak istemedim.

Yatağının başucunda gözünü açıp beni görmesini bekledim. Açtı gözlerini sonunda, gülümsedim. Gülümsemeye çalıştı.

“Büyükbaba? Nasılsın?”

“İyih..yim.. Güzel kızım.. iyi.. yim..” dedi.

Sonra tekrar uyumakla uyumamak arası ne yaptığını bilmediğimiz o baygın haline geri döndü.

İçim rahatladı o çocuk gibi. Gülümsedim günlerdir ilk defa en derinimde. Yaşlansa da ve yakında bizi bırakıp gidecek olsa da büyükbabamın aklında hala güzel kızı olarak kalmak en önemli şey gibi geldi o gün bana.

Ne gereği vardı ki dondurma yemenin?

Değil mi?

20 Nisan 2007 Cuma

YOK

yok bunun bir çaresi.
yok
yok
yok
yok
yok
yok
yok
yok

ben yapamıyorum.
çok güçsüzüm.
yokum.
"yok" oldum.
"var" edemedi hiçbirşeyim beni.
ben tekrar
"var" edene kadar kendimi...
ne?
bilmem.
o da yok..
yok.
hiçbiri.
hiçkimse.
hiçbirşey.
hiç.

yokum ki.
ne farkeder.

tüm egomu silip
bunları paylaşıp
gözler önüne sererken...
düşünmüyorum bile ne diyeceğinizi.
ne düşüneceğinizi.
ya da
nasıl hesap vereceğinizi...
isterseniz,
iyice sapıttı bu diyin ve defolun gidin tümden...
isterseniz sarılın yalnız bırakmam seni diye...
insanlarım.
heplerim.
hiçlerim.
yokum ki ben.
kaç zamandır..
biliyorsunuz az çok.
ya da
bilmiyorsunuz.
ve belki de
bilmemezlikten geliyorsunuz.
biliyor musunuz,
hepiniz çok hoşsunuz.
çok.
ama ben
yokum.
yok.

16 Nisan 2007 Pazartesi

Üzgün olmak üzerine notlar


Seni arayamadım, üzgünüm.

Mesajını görmedim, üzgünüm.

Seninle ilgilenemiyorum, üzgünüm.

Sana söz vermiştim ama yerine getirmedim, üzgünüm.

Ben yükümlülük alamayacak kadar korkağım, üzgünüm.

Seni çok üzüyorum biliyorum, üzgünüm.

Ben böyle bir insanım, üzgünüm.

Seni sevmiyorum, üzgünüm.

Seni seviyorum, üzgünüm.

Hoşça kal, üzgünüm.

Üzgünüm.

Evet. Hepimiz üzgünüz.

Ancak üzgün olmamız yetmiyor.

Bir ilişkiyi yürütmek için sadece sevmemizin yetmediği gibi.

Kaç kez özür dileyebilirsiniz aynı insandan?

5.. 10.. 50.. 100?

Ki bu insana “hayat, aşk..” diyorsanız?

Kim hayattan özür dilemiş de affedilmiş?

Kim o narin aşktan binlerce kez özür dilemiş de bir yanıt alabilmiş?

?

Kendimi hırpalarken seni içimde temiz tutabilmek için, kendi gözyaşımda boğuldum.

Temiz ama acılı bir ölüm.

Karşıma alıp tüm sevdiğim insanları seni savunurken, sana yenildim.

Gururlu ama hazin bir son.

Ancak en zor kısmı neydi biliyor musun?

Kendime acıdım.

Savaştığım değerlerimi öyle bir ezdin ki…

Kendime acıdım...


Beni böyle görmemiştim uzun zamandır.

Bu kadar çaresiz.

Bu kadar kelimesiz.

Bu kadar suskun.

Ancak, içimden nasıl konuştum seninle bilsen…

Duysan…

Ahh bir dakika!

Duymak için dinlemek lazım değil mi?


Ben bağırırken burada düşmanlarımıza, sen beni yalnız bıraktın.

Ruhumu, bedenimi, neşemi, hayatım, aşkım dediğini…

Tüm bu kavramlarını…

Bıraktın.

Yoktun.

Yoksun.

Ve olabildiğince toksun artık bana

ki;

sadece “üzgünüm” diyebiliyorsun.

Evet hayat.

Ben de üzgünüm.

Değerlerimiz de üzgün.

Sözlerimiz de.

Hayallerimiz de.

Hepimiz üzgünüz.