
İlişki…
Kendini bir başkasında bulmaktır bazılarınca.. kendi aynasından hoşnut olduğu sürece bakar ona.. ilgilenir.. süsler.. izler.. üstüne titrer..
Kendini güvenceye almaktır bazılarınca.. hayatın korkunç geldiği zamanlar saklanır ona.
Bir yere ait olma hissi rahatlatır insanı.. onca yalnız insandan sonra onun bir ilişkisi vardır…
İkili oyundur oynanan bazen.. sahte gülümsemeler altında yatan kalp kanamalarıyla sürüp giden hüzünlü filmler gibidir.. bilirsin gözüne baktığında karşındakinin de kanadığını.. belli etmezsin ama.. gülümsemeye devam edersin istemsizce.. hayat dersin sonra..
İçine düştüğün durumu kendinin yarattığını bile bile hayat dersin.. o nasılsa sitem etmez.. ağzı dili de yoktur ya hani.. yaşarsın..
Şimdi o ana dönelim..
İnsan beyninde dünyadaki hücrelerden daha çok hücre olduğu da göz önüne alalım..
Hücreler hazin bir şarkıyla gülümsemenize eşlik ederken.. o an düşünürsünüz bir kaç saniye..
Gerçek olsa.. başkası olsa? Ya da hiç olmasa?
Bu geçen birkaç saniye üzerinedir aslında tüm filmler, şarkılar ve aslında hayat..
Evet o kadar büyüktür saniyeler.. anlar..
Ve o yüzden seversin filmleri..
Biri beni anlıyor.. ve şükür ki yalnız değilim dersin..
Yalnızlık..
İlişkinin temelidir.
Düşünsenize… Kimse kendini yalnız hissetmese ilişki kavramı ortaya çıkar mıydı?
Hah….?
İnsan…
Önce kendini ona yaşaması gereken her şeyi sunan doğadan korunmak için mağaralara sığındı… Geliştikçe bu ona yetmez oldu ve binalar dikmeye başladı..
Sonra parayı buldu içindeki hayvanı keşfettikçe. Hayatını bunun üzerine kurmaya başladı.. her şeyi satın aldı.. tüketti tüketti..
Doğasını da…
Şimdiki zamanımıza gelelim..
Çalışıyoruz. Para kazanıyoruz. Ne için?
Rahat yaşamak? Tatil yapmak?
Peki.. rahat yaşamak nedir? Çok basit düşünelim..
İstediğin saatte kalkmak mı? Hmm belki…
İstediğin yere gidebilmek ve bağımsız olmak mı? Evet bu da olabilir..
Ama temelde..
Herkesin hayalindedir istisnasız..
Hoş bir akşam üstü..
Hamakta sallanırken, çiçeklerin kokusunu ve dalgaların sesini duyarken... aklınızda sizi yoracak hiçbir şey yokken.. sadece yaşamak için yaşarken yaşamak…
Gözlerinizi tepenizdeki ağacın yapraklarında dinlendirmek.. pembe mor kayan bulutları izlemek.. dilinizde bir şarkı çok sevdiğiniz… sallandıkça sizi hafif hafif ürperten bir meltem…
Gözünüzde canlandı değil mi?
Bu doğadır. En başından beri tükettiğimiz.
Buna dönmek bunu yaşamak için tükettiğimiz, yitirdiğimiz..
İlişkilere dönelim..
Kurarız.. tüketiriz.. ve yine bizim olsun diye harcadığımız onca zaman.. kalp kanamalarıyla geçer.. bulamayız…
Aynada güzel görüneceğiz ya. Gülümseriz.
Nasıl yapay çimler ürettik ve parklarımıza bahçelerimize koyduk özlem giderelim diye..
Özlem gideririz ilişkilerimizle kendimize dönmek için.
Ama bilmeyiz ki… biz tükenmeyiz.
Kendime inandığım zaman ilişkiye inanmayı bıraktım.
Doğa kurulmaz. Kurulur evet ama “yapay” bir doğa… ne kadar tat verir…?
Hissedemezsin ki yapraktaki çiği..
Koklayamazsın ki çiçekleri..
Yarattığın gökyüzüne baktığında içinde hissetmezsin ki sonsuzluğu..
Sınırlıdır çünkü.. sen yaratmışsındır.. senin içinde olmayan senden başka biriyle.. düşünsene.. tam olarak senin bile değildir o yapaylık.. onun bile tadına varamazsın adam gibi..
Ne acı.. yaşamak.. ?
Yaşamak demişken son bir örnek…
Çileğin tadına ilk defa bakan bir çocukla.. seralarda çilek yetiştiren bir adamı düşünün..
Aldıkları tadın farkını düşünün…
Çok basit.. çok basit.. çok basit..
Bir çileğin tadının farkı..
Kaldı ki bunu yaşama uyarlamak..
Aşklara sevgilere ilişkilere uyarlamak..
Bir çilekten yola çıkın sadece..
Basit..

0 yorum yaz!:
Yorum Gönder