25 Mart 2008 Salı

Fumble In Grey






I was alone in the big, somber house of ours on that day.
It was raining again, heavily this time. I could hear the drops falling on the roof, one by one, every one of it, and the wind was meddling into it with no respect at all. I listened to it for a while than I reached to the remote control of my music set and pressed play. Mr. Davis was in my room now, playing a sorrowful tune all by himself, it was one of his great solos. I did not want to wake up, though I did not want to lie in that cold bed either. I stared at the wooden ceiling, saw my sister’s drawings which she had drawn with a piece of coal, wondered where she had found it. There was a man looking at me awkwardly with long messy hair and with lips that seemed to me that wanted to smile but could not. But it is just a scrabble, I said to myself. Do not think about that too for God’s sake!
I got up and realized that I had that irritating headache, gently eating my brain. I ignored it as much as I could and walked to the window to see how it was outside. A shade of grey, blended with whites and blues, stroke me. Though I thought grey was pretty hot, it made me shiver. I sighed, made my way to kitchen. The ill shaped, design freak clock was showing three p.m. No breakfast today, I thought to myself. I grabbed a bottle of cold beer and a fistful of peanuts to accompany it. I took a book from the skewed shelf without even looking at it and sat near the window because the electricity had gone out, Mr. Davis was gone. I read a few pages. It was about a man turned into a magpie. Kafka did it better man, I said to the author like he could hear me. Than I laughed sardonically. How possibly could he hear me while it was not even possible for those near me listen to me but would not hear. The probability of the author’s hearing me seemed more possible at that moment. Then came my noxious friend for help. Bottoms up, he said. And the bottle was empty.
The sky was now crying loudly with her salient lightnings. There was no sense in sitting at this side of the window, so I took my camera and raincoat and went out. The shivering grey got bigger and bigger as I walked. The wind was much stronger and was like a wordless anthem, melting inside and freezing outside. The trees, the bushes, the benches, the roads, the sidewalks, the houses, the gardens, the world itself indeed, were blinking at me to take their photographs. I slumped there, on the road. Everything was so big and I was so small that I could not breathe at all. I started to cry. Then I felt it, my teardrops were on the fire of a confession now, trembling to fall but willing to get out of my restless soul. Trapped in between the opposite, chained by the neck. Then the rain came, with unruly and chaotic footsteps. It ruined the ongoing drama in my eyes and my soul, dissolved all the shame, washed all the pain away and gave me new, sweet breath.
I went home, Mr. Davis was now playing a merry tune and mum was preparing the dinner.
Life, I thought to myself, is something grey, I need to color.



Special thanks to;
Funda CANLI

24 Mart 2008 Pazartesi

Eksik - siz.

lavicert mi?
hayır hayır.. mavi..
ama çok farklı bir tonu..
adı ne acaba?
ahh hayır yok oldu işte..
ve yine mi gri?
kapa gözlerini..
evet oluyor..
sakin.. sakin.. herşey kontrol altında.

yavaş ritimler üzerinde yol alırken merak etmişti onu
ve dumanı da çok göz alıcıydı kadın vokaller eşliğinde.
duvarlarına resimler çizerdi o baktıkça.
sanki kelimeleri tüm dünyaydı.. bir cümlesi bir evren..
ama hepsi onun suçuydu.
"suç? ahh evet.. onlar gibi değil.
kendi gibi. sadece suç da değildi hem de! günahtı! günah! günah!"

ekrana baktı.
hala bir haber yoktu.
beklemek yerine ardından koşmaya karar verdi.
hep böyle yapmaz mıydı zaten?
"sabırsız olmamalısın."
anahtarlarına bakındı.
göremedi o sarı karanlık içinde.
ceplerini yokladı.. ahh evet burda işte..
unutuyordu hep. anahtarını her zaman arka cebine koyar
ve bunu hiç hatırlamaz ve evden çıkacağı zaman hep anahtar arar ve..
"kes!"
kapı kulbunu tuttu. onları seviyordu.
keşke böyle olmasaydım. belki ozaman onları fotoğraflayabilirdim.. keşke..
"hahahahah! sen mi? hahahha!"
-kahretsin! dedi.
kapıyı hızla açıp çıktı.

soğuk hava iyi gelmişti.
ve yürümek.. taksiye verecek parası yoktu zaten!
ağzından burnundan çıkan buğuyu izledi bir süre.
dışardan biri görse beni, ne düşünür diye geçirdi içinden.
"hmmmm..."
-konuşma lanet olası! dedi.
ve 'sesi' iyice ayaklandırmamak için hemen bi şarkı mırıldanmaya başladı..
why have you put so many things into my eyes?
Who's paid you for telling me what I'm worth?
It has been for me a strain to see already
The rising noise..
The sharpened smells..
The deadened sight..

ve yolun sonunda onu gördü.
ütülü ve pahalı kıyafetler içinde bir pislikti..
ama yine de onu seviyordu işte.
"ibnesin sen! ibne!"
saçlarını tuttu.. sıkıca.. sus dedi. sus.. sus.. sus..!
- hey! sahtekar herif!
+ anlamını bilmediğin kelimeleri kullanma.
parayı getirdin mi?
- neden mail atmadın?
+ burdasın işte. farkeder mi?
- tam bir pisliksin.
+ evet. buna rağmen senin bir numaralı hayalinim.
- ...
+ ben de öyle düşünmüştüm.
parayı getirdin mi?
- getirdim sahtekar herif.
+ bıktım bundan. sahtekarlık nedir açıkla bana!
- ütülü ve pahalı kıyafetler içinde bir pislik olmaktır.
+ hahahaha! ozaman hayatımın sonuna kadar sahtekar olabilirim.
- lanetsin sen lanet!
" seviyorsun sen seviyorsun!"
- kapa çeneni!
+ ne diyorsun sen be? konuşmuyordum ki?
- sana demedim pislik herif!
+ her neyse! bana sahtekar diyeceksin artık. anlaştık mı?
dedi ve asla yetmeyecek bir öpücük kondurdu dudaklarına.
ve sesler ve kokular ve duyular ve.. ve bir sarmal içinde eridi dünya!
yok oldu.. bu yokluk içinde o; elinde asası, deri pantolonu içinde kırmızı saçlı bir kaptan!

+ partiye gidecek misin çağımız ayaklı sözlüğü?
- gideceğim. sen?
+ evet. direnişçilerle son dalgamızı geçeceğiz.
giderek güçlendiklerinin farkıdasın sen de değil mi?
- direniş nedir ki? nereye kadar direnecekler? ahh herneyse.. beni bağlamaz.
+ ezilmeye mahkum bir böceksin sen.
- evet. biraz önce öptüğün bir böcek.
+ içeride tek kelime edersen..
- evet evet biliyorum. kalbimi kaşıkla oyarsın.
+ aferin erkek bozuntusu.
- neden kaşıkla? alet sıkıntısı mı çekiyorsun?
+ bunu daha önce hiç sormamıştın.
- soruyorum işte.
+ kaşık keskin değildir değil mi?
- senin dilin ondan daha keskin. onu biliyorum.
+ bırak zırvalamayı. keskin olmayan bir alet ile keskin olan bir alet arasındaki farkı da
bildiğini varsayıyorum. şimdi.. asıl soru.. keskin olan mı daha çok can acıtır, keskin olmayan mı?
- keskin olan.
+ hayır beyinsiz. keskin olmayan.
- ha yani o yüzden..
+ evet. o yüzden o işe yaramaz çeneni kapalı tut.
"söyle! söyle bilsinler!"
- sus dedim sana.
+ ne?
- yok birşey.
"var birşey!"

ve televizyonu kapatan o çıt! sesiyle birlikte ekran kararır.



okuyucuya not : anlamadığın yerde sor. anlatabilmenin çeşitli yollarından biri de belki de soruları cevaplamaktır.. ?