24 Mayıs 2008 Cumartesi

2

Ayaklarını uzatmış, elleri başının arkasında kenetlenmiş, sakin nefeslerle önünde uzanan manzaraya bakıyordu. Uzakta belli belirsiz bir sürü küçük sarı ışık, gökyüzünde onlarca yıldız aya inat, pırıl pırıl...
Ne düşünür bilinmez, gözleri bir o tarafa bir bu tarafa kayıyor, bazen bir noktada takılıyor, sonra vazgeçmiş, yenilmiş bir ifade bürünüyordu suratına. Ancak, öylece durmaya devam ediyordu. Gözleri de oynamasa, tablo gibi diyebilirdiniz.
Bu böyle yarım saat sürdü. Evet, tam yarım saat.
Ellerini ovuşturdu önce, sonra ayaklarını salladı iki yana, uyuşmuşlardı herhalde onca zaman içinde.
Ayağa kalktı, sağına soluna bakındı biraz, hani insan hep öyle yapar ya, elini beline koydu, durdu olduğu yerde. Gözünü kapadı, derinden bir of çekti başını yukarı doğru kaldırırken. Birkaç saniye de öyle durdu. Ne de sıkıcıydı onu izlemek...
Kasveti nasıl da üstüne üstüne geliyordu insanın. Nasıl da boğuyordu sıkıntısı, bunaltısı. Dışarda binbir renkte bir hayat akıp giderken burda bu gereksiz debelenmeyi, bu inatçı çırpınışı izlemek ne de saçmaydı. Bırakıp gitmek vardı ya işte, gidemiyordunuz da.
Birşeyler vardı bilmediğiniz, çözemediğiniz. Derinde, gülüşler duyuluyordu aslında, genç kız heyecanıyla yoğrulmuş, çiçek ve gün ışığı kokulu gülüşler... Sararmış fotoğraflar gibi hüzünlü duruyordu küf kokulu sandıklarda, beyaz mendillerle özenle saklanmış. Evet, saklanmış... Ortaya çıkamayan, kilitlenip kalmış, leylak kokulu mendiller içinde bir gülüş...
Göremediğimiz.
Nedenini bilmek bile istemiyoruz bu sıkıntının; öyle ağır, öyle derin, öyle anlatılamaz.
Yaklaşmıyoruz bile, neyin var diyemiyoruz. Uzaktan sıkıntıyla izlemekten başka çaremiz yokmuş gibi; aklımız erdiği kadar, benliğimiz elverdiği kadar, yorum yapıyoruz.



Bir fırtına gri beyaz. Bir soğuk ki kapkara. Ve bir yalnızlık ki, alabildiğine şeffaf. Herkese açık, herkese cesur, alnı açık, başı dik bir yalnızlık...
Bürünmüş bir insan kılığına! Seçmiş öylesine birini ve girmiş içine bedeninin, kaplamış ruhunu günden güne, kendine benzetmiş onu da, buz kesmiş ruhu, donup yarıda kalmış gülümsemesi, ve buz gibiymiş nefesi...
Konuştuğunda solduran, sustuğunda donduran, baktığında yıldıran biri olmuş çıkmış.
İçinde bir yerde çığlıklarıyla başbaşa kalmış, nedenini bilmeden sürüklenerek olduğu bu insanın içinde.
Anlatamamış ki...
Anlatamamış ki hiç...
Bir hevesle içine doluşan neşeyi nasıl kovaladığını, yarıda kalan gülümsemeleri tamamlamaya çalışmanın her türlü işkenceden daha çok acı verdiğini anlatamamış ki...
Susmuş, günlerce, aylarca...
Susmuş koca bir yaz.
Susmuş koca bir kış.
Sonunda alışmış bu suskunluğa.
Sus olmuş.

Sevgili kokusu dolu, güneşli, pembe kızıl günleri de varmış halbuki. Kuşlar eşlik edermiş ona şarkılarında, ışıl ışıl gözleri geceleri aydınlatırmış da, dostları ayrılmazmış yanından bir avuç neşe için. Nasıl da içten anlatırmış, nasıl da çocuk gibi bir sevinçle dolup taşarmış dakika dakika...
Mutluymuş biryerlerde...
Mutluymuş anlatabilirken.
Mutluymuş şarkılar söylerken.
Ama alışamamış bu mutluluğa.
O kadar uzun sürmemiş.
Mut olamamış.
Susmuş o...
Sus'muş...


Ver ışığımı "sevgili" güneş.
Çöz dilimi ey mut...
Ve sen umut...
Ayrılma yanımdan.
Bir sen kaldın şimdi bana...