8 Nisan 2009 Çarşamba

03.09

Suçlandım yine...
Yine ben.. En kötü ben..
En masum görünen acımasız cümlelere maruz kaldım..
İçten içe üzdüğünü bilen ama şerefsizce kaçarak saldıran cümleler yıkıyor beni en çok..
İnsanı göre göre, bile bile yiyen cümleler yıkıyor..

Ama evet.. Oldukça dengesizim içimde..
Gidip gelişlerim ya da gelemeyişlerim beni de paramparça ediyor...

Ama siz içinizi dökün bana..
Ya da sökün içinizdeki hayvanı..
Elif dinliyor evet..
Ve bazen ciddiye bile alabiliyor ağzınızdan çıkanları.. Yüreğinizden habersiz.
Öyle bir insan bu işte..
Bile bile dinleyen, bile bile sözünü, tavrını, iç kanamasını esirgeyen..
Sanki bağışlayanmış gibi..
İnsan olamayışlarınızdan alıyor gücünü.
Daha bir insan oluyor size inat.
Ve her nasılsa, gülümsüyor size.
Kızdın mı? sorularınıza "Hayır" diyebiliyor hala...
Ne güzel değil mi?

Bilmiyorum artık, kime ya da neye bu tavrım.
Anlamlarım da kalmadı ki hiç..
"Ben böyleyim işte." cümleleri içinde eriyip gidiyorum.
Herkes hep "Ben böyleyim işte." artık.
Nasıl peki? Nasıl..?
Nasılsınız siz..?
Ve bu böyle olma durumunuzu sizi sizden daha çok seven birine nasıl kendinizi savunurcasına sarfedersiniz o kendini bilmez ağızlarınızdan..?


Kimse de demiyor ki sen nasılsın diye...

17 Şubat 2009 Salı

Sakin ol lütfen.


Dinle ki içine kaçsın: Marilyn Manson – If I Was Your Vampire

 

Hızlı okurum ben. Gözlerimin hızına yetişemezsiniz kelimeleri bir bir atlarken..

Ama bu gece böyle hızlı değildim. Bu gece çok takıldım kelimelere.. basit cümlelere..

Murakami okuyordum. Doğaldır o zaman diyeceksiniz. (Bilenleriniz.. Bilmeyenleriniz, gidip öğreniniz! ) Doğal değildi. Hiç doğal değildi. Japonca bilmem. Orijinalini okumuyorum. Türkçe’ye çevirisi yapılmamış, İngilizce okuyorum ister istemez. Rahatsız değilim bu durumdan. Nasılsa ilginç bir şekilde İngilizce olan herhangi bir şeyi anadilimden daha hızlı okuyorum. (Belki de Türkçe bana fazla hüzünlü geldiğindendir.. kim bilir.. ) Buna rağmen öyle yavaştı ki okumam, öyle yavaştı ki algılamam…

Hayır belli bir sorunum yok, hayır günüm gayet güzel geçti, hayır hasta da değilim. (Belki?! Gerçekten bilebilir miyim hasta olup olmadığımı?)

 

İnsanların türlü halleri vardır. Kimisi susar içine kapanır, kimisi güler her şeye, kimisi bağırır çağırır, kimisi kırıp döker.. Ben neredeyim bu insanlar arasında bir türlü çözemedim.

( Çözdüm elbette, ama o kadar aşağılık ki benim hallerim, kendime bile diyemem.. )

Hani bazen bir tarafınız kanadığında ifadesiz bakıp da iyice kanasın diye bastırırsınız ya.. İşte öyle katıksız benim hallerim, korkunç, karanlık fotoğraflar gibi, sapkınlıklardan zevk almalar gibi, düşünmeye bile utandığımız arzularımız gibi..

Ne güzel anlatıyorum değil mi? Gururlanmıyorum merak etmeyin. Laf da sokmuyorum size.. (Hele bunu hiç merak etmeyin! Rica ederim!)

 

Kendimi deşmeye bayılıyorum.. Çünkü sizlere o kadar iyiyim ki!

Kendimi deşmeye bayılıyorum.. Çünkü kendime o kadar tecavüzcüyüm ki! (Bedenime sahip olabilirim ama ruhuma asla!)

 

Küçük şeyler bunlar, hatta çok çok önemsizler. Belki de bu yüzden böyle mahvettiler gecemi. (Ben böyleyim işte!’ler.. Art vs. Artist’ler.. Kanamalar.. Beddualar.. Affetmeler.. Kovanın içindeki Balık.. ve bir Gemini’n giderek “iki”sinden uzaklaşıp “kendi”ne gelmesi.)

 

Başlığa yaraşır gibi, tam zırva oldu değil mi?

Sen öyle san!

Ah bir de şunu al hadi şimdi.. Demiş ki..;

 

I love you

So much

You must kill me now.

Ve der ki..; Öldürsene beni! Denerim, isterim.. Ağlar, ağlarım.. Perdenin bordosuna bürünür gözlerim. Ben o odada yaşıyorum hala..

 

If I was your vampire,

Death waits for no one.

Hold my hands

Across your face,

Because I think

Our time has come.

Bu da temalı ve bol günahlıdan..  “Gott weiss ich will kein engel sein."

 

Blood-stained sheets

In the shape of your heart,

This is where it starts...

Ve Tanrı kadının gözyaşlarını sayarmış… Ve ben onun acılarını büyük bir zevkle izleyeceğim…

 

Beyond the pale

Everything is black

No turning back.

Ve “Pale White” diye severdi beni.. Bilirdi gerisindekini.. Onu da severdi.. İnsan!

 

 

Biraz arıza var evet. Ama sen anlama beni nolur! Sonra yakınma bana, sonra sıfatların ardına saklanma, sonra… sonra içini boşaltmak zorunda kalmayayım.  

 

Kendime kızıyorum. Yazılanların hepsi çocuklarım benim. Babalarına selam ederim..

15 Ocak 2009 Perşembe

14ü 15ine bağlayan gece

Bir garipti bugün, duygu karmaşası açısından yani... Dün gecenin öğüttüğü çöpler zihnimde deparlar atıp birbirleriyle yarışırken Bryan Adams ile uyandım. “Alo” dedim sanki saatlerdir uyanıkmışım gibi… Uyuyorsun aslında değil mi? dedi. Biliyor sabahları telefonlara dinç bir sesle alo diyebildiğimi, yemedi nitekim. Ben bir yarım saate çıkayım o zaman dedi. Ohh dedim. Günaydın Elif hanım.. Sizi mutfağa alalım.

 Oooo şanzelizee diye mırıl mırıl indim aşağı, annem şaşkın; Elif sabahın köründe şarkı mırıldanıyor! Ehe ehe die güldüm. Karikatür misali. Bugün omlet yapacağım anne! Güzelinden olacak! O da heee heee gibisinden bir şeyler söyleyip platesine devam etti, yemedi yani.. Bugün kimseye bir şey yediremiyorum, ama o omlet yenecek!

 Misafirim şerefine omlete ekstra malzemeler de ekleyeyim diye düşünüyorum çayı koyarken. Boris mutfağa girmemden şaşkın, izliyor ne yapıyor bu manyak diye, bana da bir şeyler çıkar mı umuduyla miyavlıyor. Ben de mırıldanmaya devam edip yumurtalarımı kırıyorum büyük bir zevkle. Biber bulamıyorum dolapta. Komşulara haber salıyorum, misafirim geliyoooorrr,, bana biber yetiştiriiinnn… Sonunda 10 tane tazecik biberim oluyor, bir tanesini yıkarken buluyorum kendimi. Mutluyum.

 Bryan Adams çalıyor yine, Alo! diyorum. Oh yeah!’deki “O” sesi ile. Taksiye yol tarifi veriyoruz. İkinci telefonda anlaşılıyor ki anlamamış tarifi. Hadi Elif hanım misafirini olduğu yerden al bakalım. Anne diyorum Ayrancıoğlu Büfe nerde? Napıcaksın diyor. Bu soruyu hiç düşünmemiştim kendi sorumu sorarken. “Merhaba ben Ayrancıkızıolmayaniyetlikurnazköylükızı, müsaitseniz akşam size ayran içmeye gelicez diyeceğim.” diyorum. Boş bakıyor, sonra laf sokmaya hazırlıyor kendini, sonunda vazgeçip ana caddenin yukarısında diyor. 3, 5 cümle tartışıyoruz büfenin aslında orada olup olmadığına dair, pes ediyorum, kendinden çok emin çünkü. Ayrancıoğlu orda değilse bile ordaymış gibi yapmaya karar verip evden çıkıyorum. Ellerim cebimde yokuşu tırmanıyorum, hava da hiç fena değil, Ooooo şanzelizeyi bir de ıslıkla dinliyoruz bu sefer. Sonra bir ses adımı haykırıyor. Dönüyorum arkama.. gelmiş benimki sitenin önüne. Büfe bu tarafta yavrum nereye diyor. Ah anne ah.. Ayrancıoğlu’na vermeyeceksin beni de.. Bu kadar da olmaz ki yani..! Yukarıdaki büfenin isminin ne olabileceğini düşünürken buluyorum kendimi. Eminim daha afili bir ismi vardır. Bir dahakine onu deneyeceğim. Mikrosoftçuoğlu, Mekintoşçuoğlu hiç de fena olmazdı doğrusu.  

 Mutfakta kaldığımız yerden devam ediyoruz hazırlıklara. Annem de geliyor yardıma. Oh oh. Sonra bir bakıyoruz babacığım da gelmiş, elinde zeytinli ekmek. Sofra giderek zenginleşiyor, gülümsemeler daha bir büyüyor, aç kurtlar misali yalanıp duruyoruz.

 Bir saat sonra…

Çok mu yedik ne? Güzeldi yanmasına rağmen yine de di mi..? Nasıl unuttuk laflarken.. Of ya!Sakınan göze çöp batar demişti canımın biri, andım sabah sabah.. Telefon trafiği ve feysbuk mesajlarını da tükettikten sonra nihayet amacımızı yerine getirmek için yerleşiyoruz kardeşimin yatağına. Odama çıkamıyoruz. En son duyduk ki kutup ayıları yerleşmişler, burası bizim oradan daha soğuk, gılobıl vorming halt etmiş abla! modunda takılıyorlarmış. Ellerimiz saçlarımızda pencereleri ayna gibi kullanarak “Evribadiiyyzz velkam yaaanii..” diyoruz ve konuyu kapatıyoruz. ( Göndermenin allahı diye buna diyorum ben.. )

Tonlarca kağıttan birkaç tanesini özenle seçip kopi peyst modunda geçiriyoruz büyük özenle küçük kağıtlara. Buna günümüzde ders çalışmak deniyor. Evet ders çalışmayı seviyoruz. Ezbere hayır! Yaşasın fanzin!

Zorunlu olarak yaptığımızı hissettiğimiz kalleşliğin verdiği garip hislerle ojelenmeye karar veriyoruz. Sonra annem geliyor komşudan. Bize unlu kurabiye getirmiş. Oooaaahhh gibi bir ses çıkıyor ikimizden de. Aman ne hoş. Yukarıdakilerin yanına mı taşınsak ne yapsak diye düşünüyorum. Şimdi de bir mütercim esprisi yapmam gerekiyor sanırım; John comes from Bosphorus, polar bears comes from Atılım. Ahaha ahah aha ah a!

Hadi film seyredelim! Hakettik! Bu sefer de babacığımın yatağına yerleşiyoruz iki dana bir de kuzu kıvamında üç tip. İşte an o andır. Alttaki battaniyeyi düzeltmeye çabalıyorum naçizane. Benimki de sağ olsun yardım edecek ya… Çat die tutuyor ekranı, zort diye kaldırıyor afedersin. Kanım donuyor, içimde fırtınalar, Türk filmi çekiyorum yavaştan. Haaayyıııırrrr!!!!! Saniyeler içinde bitiyor olay. Benimki bembeyaz ben mosmor, aayyy maaayy sesleri içerisinde takılıyoruz birkaç saniye daha. Gülüyorum. Gülüyor. Garantisi de dün bitmişti. Hay ben bendeki şansı yukarıdakilere vereyim diyorum içimden. Bir zarar olmadığına kanaat getirip rahatça yerleşiyoruz yatağa. Romeo + Juliet izleyelim diyoruz. Film güzel, Şekspir yazmış, Luhrmann döktürmüş, Leonardo zaten o biçim, kızımıza da kıl olmuyoruz çok şükür. Derken annem geliyor. Elif! Efendim?! Sofrayı hazırla! Ama anne Mercutio trip atıyor sonra! Ne?! Geliyorum anne geliyorum…

Bir saat sonra…

Çok mu yedik yine ya? Yok ama bugün çok çalıştık. Eheheh evet ehe.. Eve giderken tarçınlı kurabiye alalım. Ay evet! Nasıl bir rahatlık… Nasıl bir aman başlatmayın finalinize de hukukunuza da havası. İyice bir hayran kalıyoruz kendimize.

Sevdiceğim arıyor. Neşeme neşe katıyor. Hüzünlü haberler verse de bir paylaşım içerisindeyiz ya. Oh diyorum. Hayat güzel. The Sicillian güzel. Seninle güzel evet.. :)

Blogumun içeriğine kontrast bir renk olacak bu yazı da.. Değişik oldu, ben sevdim. Sevmeyen odama gitsin. Bidaha da bulunmaz böylesi zaten. Seversiniz siz acı dolu yazıları.. Siz de az değilsiniz canım!

 Yine de kalın sağlıcakla. Öperim.