15 Ocak 2009 Perşembe

14ü 15ine bağlayan gece

Bir garipti bugün, duygu karmaşası açısından yani... Dün gecenin öğüttüğü çöpler zihnimde deparlar atıp birbirleriyle yarışırken Bryan Adams ile uyandım. “Alo” dedim sanki saatlerdir uyanıkmışım gibi… Uyuyorsun aslında değil mi? dedi. Biliyor sabahları telefonlara dinç bir sesle alo diyebildiğimi, yemedi nitekim. Ben bir yarım saate çıkayım o zaman dedi. Ohh dedim. Günaydın Elif hanım.. Sizi mutfağa alalım.

 Oooo şanzelizee diye mırıl mırıl indim aşağı, annem şaşkın; Elif sabahın köründe şarkı mırıldanıyor! Ehe ehe die güldüm. Karikatür misali. Bugün omlet yapacağım anne! Güzelinden olacak! O da heee heee gibisinden bir şeyler söyleyip platesine devam etti, yemedi yani.. Bugün kimseye bir şey yediremiyorum, ama o omlet yenecek!

 Misafirim şerefine omlete ekstra malzemeler de ekleyeyim diye düşünüyorum çayı koyarken. Boris mutfağa girmemden şaşkın, izliyor ne yapıyor bu manyak diye, bana da bir şeyler çıkar mı umuduyla miyavlıyor. Ben de mırıldanmaya devam edip yumurtalarımı kırıyorum büyük bir zevkle. Biber bulamıyorum dolapta. Komşulara haber salıyorum, misafirim geliyoooorrr,, bana biber yetiştiriiinnn… Sonunda 10 tane tazecik biberim oluyor, bir tanesini yıkarken buluyorum kendimi. Mutluyum.

 Bryan Adams çalıyor yine, Alo! diyorum. Oh yeah!’deki “O” sesi ile. Taksiye yol tarifi veriyoruz. İkinci telefonda anlaşılıyor ki anlamamış tarifi. Hadi Elif hanım misafirini olduğu yerden al bakalım. Anne diyorum Ayrancıoğlu Büfe nerde? Napıcaksın diyor. Bu soruyu hiç düşünmemiştim kendi sorumu sorarken. “Merhaba ben Ayrancıkızıolmayaniyetlikurnazköylükızı, müsaitseniz akşam size ayran içmeye gelicez diyeceğim.” diyorum. Boş bakıyor, sonra laf sokmaya hazırlıyor kendini, sonunda vazgeçip ana caddenin yukarısında diyor. 3, 5 cümle tartışıyoruz büfenin aslında orada olup olmadığına dair, pes ediyorum, kendinden çok emin çünkü. Ayrancıoğlu orda değilse bile ordaymış gibi yapmaya karar verip evden çıkıyorum. Ellerim cebimde yokuşu tırmanıyorum, hava da hiç fena değil, Ooooo şanzelizeyi bir de ıslıkla dinliyoruz bu sefer. Sonra bir ses adımı haykırıyor. Dönüyorum arkama.. gelmiş benimki sitenin önüne. Büfe bu tarafta yavrum nereye diyor. Ah anne ah.. Ayrancıoğlu’na vermeyeceksin beni de.. Bu kadar da olmaz ki yani..! Yukarıdaki büfenin isminin ne olabileceğini düşünürken buluyorum kendimi. Eminim daha afili bir ismi vardır. Bir dahakine onu deneyeceğim. Mikrosoftçuoğlu, Mekintoşçuoğlu hiç de fena olmazdı doğrusu.  

 Mutfakta kaldığımız yerden devam ediyoruz hazırlıklara. Annem de geliyor yardıma. Oh oh. Sonra bir bakıyoruz babacığım da gelmiş, elinde zeytinli ekmek. Sofra giderek zenginleşiyor, gülümsemeler daha bir büyüyor, aç kurtlar misali yalanıp duruyoruz.

 Bir saat sonra…

Çok mu yedik ne? Güzeldi yanmasına rağmen yine de di mi..? Nasıl unuttuk laflarken.. Of ya!Sakınan göze çöp batar demişti canımın biri, andım sabah sabah.. Telefon trafiği ve feysbuk mesajlarını da tükettikten sonra nihayet amacımızı yerine getirmek için yerleşiyoruz kardeşimin yatağına. Odama çıkamıyoruz. En son duyduk ki kutup ayıları yerleşmişler, burası bizim oradan daha soğuk, gılobıl vorming halt etmiş abla! modunda takılıyorlarmış. Ellerimiz saçlarımızda pencereleri ayna gibi kullanarak “Evribadiiyyzz velkam yaaanii..” diyoruz ve konuyu kapatıyoruz. ( Göndermenin allahı diye buna diyorum ben.. )

Tonlarca kağıttan birkaç tanesini özenle seçip kopi peyst modunda geçiriyoruz büyük özenle küçük kağıtlara. Buna günümüzde ders çalışmak deniyor. Evet ders çalışmayı seviyoruz. Ezbere hayır! Yaşasın fanzin!

Zorunlu olarak yaptığımızı hissettiğimiz kalleşliğin verdiği garip hislerle ojelenmeye karar veriyoruz. Sonra annem geliyor komşudan. Bize unlu kurabiye getirmiş. Oooaaahhh gibi bir ses çıkıyor ikimizden de. Aman ne hoş. Yukarıdakilerin yanına mı taşınsak ne yapsak diye düşünüyorum. Şimdi de bir mütercim esprisi yapmam gerekiyor sanırım; John comes from Bosphorus, polar bears comes from Atılım. Ahaha ahah aha ah a!

Hadi film seyredelim! Hakettik! Bu sefer de babacığımın yatağına yerleşiyoruz iki dana bir de kuzu kıvamında üç tip. İşte an o andır. Alttaki battaniyeyi düzeltmeye çabalıyorum naçizane. Benimki de sağ olsun yardım edecek ya… Çat die tutuyor ekranı, zort diye kaldırıyor afedersin. Kanım donuyor, içimde fırtınalar, Türk filmi çekiyorum yavaştan. Haaayyıııırrrr!!!!! Saniyeler içinde bitiyor olay. Benimki bembeyaz ben mosmor, aayyy maaayy sesleri içerisinde takılıyoruz birkaç saniye daha. Gülüyorum. Gülüyor. Garantisi de dün bitmişti. Hay ben bendeki şansı yukarıdakilere vereyim diyorum içimden. Bir zarar olmadığına kanaat getirip rahatça yerleşiyoruz yatağa. Romeo + Juliet izleyelim diyoruz. Film güzel, Şekspir yazmış, Luhrmann döktürmüş, Leonardo zaten o biçim, kızımıza da kıl olmuyoruz çok şükür. Derken annem geliyor. Elif! Efendim?! Sofrayı hazırla! Ama anne Mercutio trip atıyor sonra! Ne?! Geliyorum anne geliyorum…

Bir saat sonra…

Çok mu yedik yine ya? Yok ama bugün çok çalıştık. Eheheh evet ehe.. Eve giderken tarçınlı kurabiye alalım. Ay evet! Nasıl bir rahatlık… Nasıl bir aman başlatmayın finalinize de hukukunuza da havası. İyice bir hayran kalıyoruz kendimize.

Sevdiceğim arıyor. Neşeme neşe katıyor. Hüzünlü haberler verse de bir paylaşım içerisindeyiz ya. Oh diyorum. Hayat güzel. The Sicillian güzel. Seninle güzel evet.. :)

Blogumun içeriğine kontrast bir renk olacak bu yazı da.. Değişik oldu, ben sevdim. Sevmeyen odama gitsin. Bidaha da bulunmaz böylesi zaten. Seversiniz siz acı dolu yazıları.. Siz de az değilsiniz canım!

 Yine de kalın sağlıcakla. Öperim.