23 Ocak 2010 Cumartesi

Yalnız Bir Opera ile yarışır bu!

Aylardır bir kelime bile yazmıyorum. Öldürdü bu huysuz ve mutsuz yazıları sevgilim. Mutlu sona erdim bata çıka. Herkesin mutsuz yazıları benimki gibi sonlanır umarım.
-"Sevgilim, senin yüzünden hiçbir şey yazamıyorum! Öldürdün sanatımı!"
+"Senin sanatın ölüme mahkumdu zaten sevgilim.."

Saba başlığı altında yazdığım canım ciğerim yeni bir blog açmış blogspot'da. Onun linkini görünce içim cız etti birden, benim blogum ne alemde acaba? Sonra aklıma yıllardır bir köşede sakladığım, buraya koyup koymama arasında kaldığım bir kanamam geldi. Tekrar okudum, eskisi gibi tat vermedi hiç. Nasıl da geçmiş ve nasıl da bitmiş bu haykırışlar. Hep derdim zaten insanlar kaypaktır, doğuştan döneğiz ve dönek kalacağız diye; bu da benim en büyük kanıtım işte.

Yazının tarihi 2007, yazın en güzel zamanları. Yazlıktayım yine, canım Ayvalık'ta.. Boşluktan "Tutunamayanlar"ı okuyorum yeniden ve okudukça yazıda anlatılan adam yine yakıyor canımı. Kitapta kendini bulmak denen şey işte..

Herneyse, yazının kısa bir özeti bu. daha çok şey yazmak istiyorum hakkında ama.. dediğim gibi o kadar geçmiş ki.. İsmi değiştirmiyorum bile.. Benim için artık anlamsız olması sana yazılmadığı anlamına gelmez yine de. Sen istediğin kadar mutlu olabilirsin.. İşte başlıyor...


22 Temmuz 2007 Pazar
02:19

Her filmden sonra seni düşünürüm. Biliyorsun.
Bu kez filmimiz Triston And Isolde idi.
Her zamanki gibi, izledikten sonra balkona çıkıp sigaramı içtim.
Elif, sigarası ve balkonları. Şehir değiştirse de değişmeyenleri…
Ancak değişen şey…
Elif.
Elifim dediğin…

Nereden başlayıp, nasıl yazacağımı inan bilmiyorum.
Bir sıraya koyamıyorum. Kayboldum.
Anlatmak çok zor geliyor. Burada bile… En rahat olduğum, en güzel anlattığım yerde bile…

Koca bir toprak düşün Memo. Ucu bucağı olmasın.
Ne bir ağaç, ne bir kaya, bomboş.
Kuzeyin, güneyin, doğunun, batının kaybolduğu bir toprak…
Yersiz, yönsüz.
Hiçlikte.
Ben oradayım.
Rüzgar esiyor. Koku yok. Ses yok. Sessiz ve hissiz.
Etrafa bakıyorum.
Bir yol arıyorum.
Bir yön…
Gidebileceğim.
Ama yok.
Sadece ben ve esen rüzgar.

Kırgınım.
Çünkü yenildim.
Hayata.
Küçücük beni yendi hayat, olağanüstü cüssesi ile ezdi.
Tokat bile atmadı…
Hırpalamadı…
Yormadı.
Nefesimi kesti.

İçimdeki çocuğu yok etmeye uğraşıyor.
Direniyorum.
Ama bu nefessizlik.
Ve bu hiçsizlik…
Ve bu sessizlik…
Ve bu kimsesizlik…
Ve bu terkedilmişlik…

Yolda mutlu ve emin adımlarla ilerlerken, yolun aniden bitmesi ve düşmek gibi.
Sonsuzca düşmek.
Tutunamadan.
Düşmek.

Kitaplar okuyorum düşerken.
Okurken satır aralarına karışıyorsun.
Aniden kitabım oluveriyorsun.
Söylediklerini okuyorum sanki.
Sonra birden…
Birbirine bağlanıyor söylediklerin.
Yaptıkların…
Yavaş yavaş yerine oturan taşlar gibi…
Uzun zamandan sonra parçası bulunan yapboz gibi…
Ve ben, tuzla buz oluyorum bu keşiflerim sayesinde.
Beynimden nefret ediyorum.
Kavramaktan nefret ediyorum.

Memo…
Memocanım…
Hayatın silsilesi içinde sürüklenip gidiyoruz işte.
Ben kendime ve ona dur diyebiliyorum burada.
Ancak…
Keşke demesem.

Sen de kendini kaptırdın ya…
Sen de doyumsuzca yaşamak istedin.
Daha fazlasını…
Daha çok dokuyu, daha çok kokuyu istedin ya…
Oysa ben aramızdakinin bulunamaz bir renk olduğunu düşünüyordum.
Adı sanı olmayan.
Görülmemiş.
Saf.
Yeter sanıyordum. Artar sanıyordum.
Ben hep sanıyordum.
Sanmamalıymışım.

Aslında…
Cesaretine ve hayata olan aşkına hayranım.
Benim asla sahip olamayacağım şeyler bunlar.
Yaşamak tutkuna…
Hep yaşamak...
Ve geride bırakmak…

Cesursun…
Çünkü “biz”i terk ettin.
Hayata aşıksın, çünkü önemli olan sadece yaşamak.
Her şeyi, hepsini…
Tek bir hayata sıkıştırmak…
Yarım yamalak da olsa…
Yaşamak…

Hayatta yaşanabilecek en güzel şeyin sevmek ve karşılığında sevilmek olduğunu uzun zaman önce fark ettim.
Sonsuzca sevmek…
Hep büyüyen bir tutkuyla, sönmeyen bir ateşle, dinmeyen bir rüzgarla ve durmayan bir ırmakla…
Sadece birini.
Sadece ona yetecek kadar.
Onu besleyecek kadar.
Tek bir aşkla.
Sadece…
Sade…
Bir.
Aşkla.

İzin vermiyor hayat.
Sürüklüyor.
Başka yönlere çekiyor.
Ve gidiyorsun.
“Ben”siz.
“Biz”siz.
Gidebiliyorsun.
Ardında kendince anlamlı bir sürü cümle bırakıp…
“Kendi” hayatına.
“Kendi” yaşayacaklarına.
Bir “sen” olarak…

İleride, gelecekte…
Doyduğunda.
Anıların boyunu aştığında…
“Ben” anılarının arasında bir yerlerde gezinirken, “biz”e yaptığın bu hainlikle yaşamaya alışmışken…
Uzaklarda bir yerlerde…
“Sen” öylesine yaşamış olduğun hayatını düşünürken…
Eksik hissetmezsin umarım.
Anlaşılabilirsin.
Anlatabilirsin…

Beni en çok yaralayan neydi biliyor musun?
O çok istediğin, anlatırken gözlerinin parladığı dostluklar kadar “biz”e değer vermemiş olman.
Elbette ki dostluk çok önemlidir. İnsanı hayata bağlar. Hayatı da genişletir. Ferahlatır. Yaşanır kılar.
Dostluğun sürekliliğidir onu dostluk yapan.
Sürekli olmasıdır. Bitmemesidir.
Bunu bile yapamadık.
Belki yapıyoruz sanıyorsun.
Ama dostluk bu değil Memocanım.
Bu değil.

Kaldı ki…
Ben senin dostun olamam.
Ben sana aşığım.
Ben sana hep aşık kalacağım.
Sana bakarken dost gibi bakmayacağım.
Bakamayacağım.
Yapamam.
Saklayamam.
Beceremem.

Ölmekten değil de adam gibi yaşayamamaktan korkan “biz”, nasıl “yaşıyoruz” şimdi?
Söyle.

Sözler… Sözler… Sözler…
Yazdıkça mı sadık kalıyorum size?
Yoksa sadakatim mi sizleri yazdıran bana?
Kalıcı olun diye mi yazıyorum sizi duygular?
Kaybolmayın, hep yaşayın diye mi?
Bilmem…
Belki de sadece sen seviyorsun diye…

Süreklilik…
Ne iddialı bir kavram değil mi?
Ne sert.
Ne zor.
Acaba hayata böylesine bağlı olmamız hayatın sürekliliğinde mi?
Gençken hiç ölmeyecekmiş duygusuna kapılmamız bundan mı?
Korkmamamız, aldırmamamız..?

Sen kal diye…
Memocanım,
Sürekli körüklediğim ateşim, artık hiçbir şeye ihtiyaç duymadan, sürekli yanıyor.
Yakıyor.
Sen kal diye…
Hep sen ol diye...
Kirlenme diye…
Tek kal diye…
Öylesine yaşamaktansa, kendimi kendim gibi hissettiğim, “sen” ile yaşayabileyim diye.
Aşkla.
Ama sadece “ben”.
Yaşayan…
Hiçlikte.
Yersiz, yönsüz.

Gelecek.
Onca yıldan sonra…
Biriktirecek.

Çabuk geçecek.
Anlamayacaksın.

Durup düşünmeye fırsatın olmaz umarım Memocanım.
İnan çok acıtıyor.

Korkuyorum kelimelerden.
Çünkü artık bir değiliz.
“biz” değiliz.
Hatta belki güleceksin tüm bunlara.
Saçma bulacaksın…
Bilmiyorum.
Bilemiyorum artık.
Ne acı.
Yazık.





Hoşça kal Memocan.
Elif.